Üzerinde Güneş Batmayan Ülke: İngiltere
SCOPE

Üzerinde Güneş Batmayan Ülke: İngiltere

İngiltere tarihi denildiğinde akan suların durması çok normal. Ufak bir araştırmayla İngiltere’nin geçmişini 1. yüzyıla, Keltlere kadar uzatmak mümkün. Ülke, bugünkü gücünü dünyanın en köklü tarihine sahip olmasından alıyor; ancak biz bugün o kadar geçmişe gitmeden, İngiltere tarihine ufak bir giriş yapalım diyoruz. I. Elizabeth ile başlayan yolculuğumuz II. Elizabeth’e kadar devam edecek. O halde başlıyoruz!

Yayın Tarihi :13 May 2022
Süre :7 Bardak
Tüm İngiliz hükümdarları düşünüldüğünde, hiç şüphesiz en zeki ve başarılı olanlarından biri de I. Elizabeth olarak anılıyor. Kendisinin hakkını yemeyelim, yalnızca ülkenin değil dünya tarihinin de yönünü değiştirecek bir yönetim anlayışı var. Ülkesine hayatını adayan bir kraliçeden bahsediyoruz. Evlenme taleplerine sonuna kadar direnerek, aslında ülkesiyle evlenmiş oluyor. 1558’de tahta çıkıyor I. Elizabeth; yakın zamanda en iyi dönemini yaşayacak olan ülkesini omuzlarında taşımak için ilk adımı atmış oluyor. 
 
16. yüzyıl boyunca İngiltere’nin, özellikle günlük yaşam kalitesinin bir hayli arttığını söylemek mümkün, katlanarak zirveye çıkıyor. Kraliçe, ufak bir enkaz olarak devraldığı ülkesini, en yükseğe kadar çıkararak, tarihe imzasını atmayı başarıyor. Her ne kadar başarılı bir hükümdar olsa da, sevmeyeni de çok; çünkü bu dönem Protestan bir İngiltere Kilisesi var. Katoliklerin yabancılaştığı bu dönem, yönetime karşı seslerin de yükseldiği bir sürece işaret ediyor. Halkın bir kısmı hükümdarın değişmesini istiyor. Söz konusu İngiltere olduğunda entrikalar yok sayamıyoruz. Kraliçe, Protestan politikası sebebiyle kuzeni İskoç Kraliçesi Mary ile yer değiştirilmek istense de, bu istek, Mary’nin 19 yıl boyunca İngiltere kalelerinde hapsedilmesine sebep oluyor. Koskoca I. Elizabeth’ten bahsediyoruz, 1587’de kuzeninin bu esaretine son veriyor; ama idam ettirmek için… 

Kraliçe I. Elizabeth
Tek derdi ülkesi olan Kraliçe, yoluna taş koyan herkesle sonuna kadar mücadele ediyor. Sonraki gelişmeler, bu mücadeleden toplanan meyveleri de bir bir gözler önüne sererken, devletin rolü artarak genişliyor. İngiltere genelinde gelişen hukuk ve idare sistemlerinden bahsetmeye gerek yok, o döneme kadar olmayan bir kalite yeşeriyor. I. Elizabeth'in hükümdarlığı sırasında oldukça kısa bir sürede nüfus önemli ölçüde artarak, 1564'te üç milyon olan sayı 1616'da yaklaşık beş milyona kadar çıkıyor. Ülkenin yaşadığı altın çağ, İngiliz Rönesansının da zirvesini temsil ediyor. Dönemin İngilteresi yönetim anlamında öyle şeyler başarıyor ki, bize William Shakespeare dahil olmak üzere pek çok efsane sanatçıyı kazandırıyor. İngiliz şiirinin, müziğinin ve edebiyatının geliştiği bu dönemde, İngiliz tiyatrosu kalın zincirlerinden kurtularak, özgürlüğüne kavuşuyor. 
 
Avrupa’da bir salgın gibi yayılan Reform hareketleri, asıl yükselişini dönemin İngilteresi’nde yaşıyor. Katolik Kilisesi’ne karşı yapılmış dinsel bir hareket olan Reform, ülkede kabul görmeye başlıyor. Kraliçe’nin değişim ve dönüşüme sahip çıkması, Protestanlığın yükselişine de ön ayak oluyor. Elizabeth çağı, aynı zamanda İngiltere'nin İskoçya'yla birleşmeden önce ayrı bir krallık olduğu dönemin de sonunu ifade ediyor. Bu dönem boyunca, İngiltere'de merkezi otorite sağlanıyor ve ülke, iyi örgütlenmiş bir hükûmet tarafından yönetiliyor. 
 
Elizabeth döneminin en önemli olayını ise, ülkeyi dünya çapında güçlü kılacak bir deniz savaşı oluşturuyor. 1588 yılında II. Felipe İngiltere’ye bir sefer düzenliyor. Dönemin en güçlü filolarından birine sahip İspanyol Armadası, İngilizler tarafından deyim yerindeyse bozguna uğratılıyor. Dillere pelesenk olan bu başarı İngiltere’nin dünya devliğini bir kez daha kanıtlarken, I. Elizabeth isminin günümüze kadar unutulmadan gelmesini de sağlıyor.

Büyük Londra Yangını
Ülke tarihine damga vuran, bir diğer deyişle altın çağını yaşatan I. Elizabeth 1603’te 69 yaşında öldüğünde, Tudor dönemi de sonlanırken, sahneye Stuartlar çıkıyor. İskoçya Kralı VI. James İngiltere’nin yeni kralı oluyor. İngiliz tahtına büyük bir gururla çıkacak olan VI. James, unvanını da değiştirerek İngiltere tarihinin I. James’i oluyor ve geçmiş “hataların” da telafi edildiği bir döneme merhaba deniliyor. İspanya ile sağlanan barış, İngiltere’nin daha durağan bir dönemine girişini simgeliyor. 17. yüzyılın ilk yarısı İngiltere için şaşalı bir dönemi ifade edemiyor, aksine özellikle Avrupa siyasetinde büyük ölçüde görünmez oluyor. 
 
Katoliklerin artan öfkesi, bu süreci bir komplo dönemi olarak anılmasını sağlıyor. Özellikle I. James’e yönelik Katolikler tarafından düzenlenen Barut Komplosu her ne kadar başarısız bir suikast girişimi olarak adlandırılsa da kralı ve yönetimi bir miktar zayıflatıyor. Otoriteye yönelik ciddi soru işaretleri doğuyor. Krallık 1607 yılında Amerika’nın kuzeyine göz dikiyor, ne de olsa diriltmesi gereken güç var. İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki sömürgeciliğinin başlangıcı sayılan Jamestown, bir yerleşim yeri olarak kuruluyor. Daha sonra dini ve ekonomik sebeplerle buraya yerleşen -kaçan- pek çok İngiliz var, neredeyse tamamı sözleşmeli hizmetçi olarak çalışıyor.
 
Taht sırası bekleyen Prens Henry’nin 1612 yılında ölmesi, küçük kardeş Charles’ı kral ilan ediyor. Babasından devraldığı tahtı daha cüretkar bir şekilde kullanan I. Charles, pek çoğumuzun tarih kitaplarından tanıdığı İngiliz İç Savaşı’nın tam ortasında kalıyor. 17. yüzyıl İngiltere’nin yükselmesine rağmen pek çok iç kargaşanın çıktığı bir dönem olarak tarihe geçiyor. Bundan kralın parlamento ile çekişmesinin payı büyük. Dönemin halkı arasında ortaya çıkan kutuplaşma politik ayrılıklardan fiziksel çatışmalara dönüyor. Kraliyet yanlıları ile parlamento yanlıları arasında ciddi bir sürtüşme ortaya çıkıyor. Parlamentoyu kontrol etmeye epey istekli I. Charles bu konuda bir miktar sabırsız davranırken, devlet ve din yönetimini parlamento ile paylaşmaktan geri duruyor. Söz konusu gelişmeler çığırından çıkınca, ortaya her iki tarafın da silahlandığı bir iç savaş çıkıyor. Bu öyle büyük bir savaş oluyor ki, İngiltere, İskoçya ve İrlanda nüfusunun Birinci Dünya Savaşı’ndan çok daha büyük bir bölümü ölüyor.

İç savaşa daha fazla direnemeyen I. Charles güçlerini bir bir kaybediyor ve İskoç ordusuna teslim oluyor. Son anına kadar “kendisini yalnızca Tanrı’nın yargılayabileceğini” savunan I. Charles, parlamento güçlerince 1649’da idam ediliyor. Bu gelişme ile İngiltere için yeni bir sayfaya merhaba diyor. İngiltere Parlamentosu’nun kurduğu Yeni Model Ordu’nun başındaki isim Oliver Cromwell bir süreliğine de olsa “her şeyde kral” unvanıyla yönetimi fazlasıyla domine etmeyi başarıyor. Kralın idamı ise İngiltere’de ve Avrupa’da şok etkisi yaratarak yeni bir fetret döneminin başlangıcına işaret ediyor.
 
Parlamentonun zaferi, elbette devrimci fikirleri de destekliyor. Dini mezheplerin radikal olarak çoğaldığı bu dönem, inanılmaz bir bildiri patlamasına ön ayak oluyor. Her kahveye her eve her sokağa dağıtılan sayısız broşür insanları marjinal fikirlere davet ediyor. Hatta bunların içinde Mesih’in ikinci gelişini vurgulayan düşünceler bile yer alıyor. “Marjinal” damgası vurulmadan tüm dinlere ve görüşlere hoşgörüyle yaklaşılsa da yukarıda bahsettiğimiz üzere bu “büyülü dünya” monarşinin yükselmesiyle son buluyor. Cromwell’in ölümü ile boş kalan taht II. Charles’ın geri dönmesiyle yeni bir sürecin başlangıcı oluyor.
 
II. Charles ile başlayan dönem mimarinin hat safhada değer görmesi ve fazlasıyla gelişmesi ile hatırlanıyor. Bu dönem özellikle kiliseye yönelik mimari dönüşümler söz konusu. Sanatsal etkinliklerin arttığını söylemek mümkün, tiyatrolar eski şaşalı devrine dönüyor ve sanat severlerin ilgisi artıyor. Sarayda da marjinal değişiklikler görülebiliyor; buna “açık seçik” bir nitelik kazanması dahil. Kraliyet Cemiyeti tarafından desteklenen bilimsel gelişmeler ise Haklar Bildirgesi’ni hazırlıyor. 1689’da kabul edilen belge, bugün dahi İngiltere tarihinin en önemli anayasal belgelerinden biri olarak görülüyor. Getirilen kanun tasarıları kraliyet ayrıcalıklarına bir miktar mühür vuruyor. Öyle ki artık parlamentonun onayı olmadan vergi toplanamıyor; ordu kurulamıyor; dilekçe hakkı ihlal edilemiyor. 
 
Bu döneme damga vuran en önemli olay ise Büyük Londra Yangını oluyor. Yaklaşık 3 gün boyunca kentin her yerini alevler içinde bırakan yangın, kent tarihinin en büyük yangını olarak tarihe geçiyor. Romalılar döneminden kalma kent duvarlarının içinde kalan Orta Çağ Londrası'nı tahrip ederek, II. Charles'ın bulunduğu Whitehall Sarayı'nı bile tehdit ediyor. Yaklaşık 13 bin evin, 87 mahalle kilisesinin hasar görmesine neden olan yangın, 80 binlik kent nüfusunun 70 bininin evini kaybettiği düşünülüyor. 

Kraliçe Anne
Kara Veba’nın da etkisiyle üst üste gelen felaketler, II. Charles’ın saltanatının son yıllarını tedirgin geçirmesine sebep oluyor. Tedirginliğine, Katolik olduğunu hiçbir zaman inkar etmeyen kardeşi II. James’i tehdit olarak görmesi de eklenince, kendisini Kilise’den dışlama planları yapıyor. Her ne kadar II. James’in bu savaştan galip ayrılsa da yargı sürecindeki sansasyonel durum kralı daha popüler hale getiriyor. Bu süreçte yeni bir gelişme ortaya çıkıyor ve II. James'in erkek varisi doğuyor. Bu gelişme sonucunda Katolik yönetiminin devam etmesi gündeme gelerek, bir grup Protestan’ın isyanına yol açıyor. Grubun kışkırttığı James'in en büyük kızı Mary ile evli olan Hollandalı Protestan damadı William, tahmin edeceğiniz üzere hiç ara vermeden müdahale ediyor. William’ın 1688'de işgal ettiği krallık, II. James’in kaçmasına ve hemen akabinde William ve Mary’nin taç giymesine ön ayak oluyor. 1701’deki Yerleşim Yasası ise tacın yeni sahibini Mary’nin kız kardeşi Anne yapıyor. 
 
Kraliçe Anne döneminde, tarihçi Simon Schama’nın "Düşmanca bir birleşme olarak başlayan şey, dünyanın en güçlü devam eden endişesinde tam bir ortaklıkla sonuçlanacaktı ... Avrupa tarihindeki en şaşırtıcı dönüşümlerden biriydi" şeklinde tanımlayacağı bir birleşme gerçekleşiyor. İskoç Parlamentosu ile İngiliz Parlamentosu, Londra'daki Westminster Sarayı'nda bir araya geldi. Büyük Britanya Parlamentosunu meydana getiren bu birleşme, iki düşman tarafı kanun yolunda kardeş ilan ediyor. Kraliçe Anne, yeni Büyük Britanya'nın ilk hükümdarı olurken, Stuart çizgisi, 1714'te Anne ile birlikte ölüyor; ancak Fransız desteğiyle, yitip gitmek üzere olan Hanover Seçmeni, I. George’u kral ilan ediyor. Ardından gelen II. George ve III. George pek çok olayın da merkezinde yer alıyor.
 
1763 yılında başlayan Yedi Yıl Savaşları’nda kazanılan zafer krallığın büyüyüp gelişmesine ön ayak oluyor. Bu gelişmelerin ardından, 1768 yılında, yakından tanıdığımız Britannica Ansiklopedisi'nin yayınlanmasıyla yeni bir İngiliz kimliğinin doğum süreci başlıyor. Yine bu dönem oldukça şiddetli Devrim Savaşı sebebiyle Amerika kaybedilse de, krallık genişlemeye ve etkisini sürdürmeye devam ediyor. Büyük Britanya, sağladığı hammadde kaynağı ve mamul malları sayesinde yeni pazarlara giriş yapıyor.
 

Sanayi Devrimi sonrası fabrikalar
Bu dönem patlak veren Sanayi Devrimi krallığın özellikle kuzey ve iç bölgelerindeki hayatı fazlasıyla değiştiriyor. Buhar gücünün etkin bir şekilde kullanılması, teknolojik gelişmeler ve gelişmiş ulaşım ağı krallığının gücünü birkaç kat artırmayı başarıyor. Krallık bu dönem tabiri caizse “dünyanın atölyesi” olup çıkıyor. Demir yolu sektörünün öncülerinden Darbys of Iron Bridge, çömlek üreticisi Josiah Wedgwood ve pamuk fabrikası sahibi Richard Arkwright gibi girişimciler ülkenin cazibesini artırdıkça artırıyor. 
 
III. George’un dengesiz ruh hali ve psikolojik sorunları oğlu George’un tahta geçmesini sağlıyor. IV. George olarak krallık tarihinde yerini alan hükümdar, gençlik döneminde “Avrupa’nın İlk Beyefendisi” olarak anılsa da, ileriki dönemde aldığı kilolar sebebiyle “Balinalar Prensi” olarak kalıyor. Tarihe damga vuran Napolyon Savaşları’nın etkisinin görüldüğü bu dönem, İngiltere'yi Kıta'dan izole etmenin çareleri aranıyor. Napolyon bu hamleyle krallığın ekonomik egemenliğine son vereceğini umsa da, amacına hiçbir zaman ulaşamıyor. Çünkü İngiltere, Avrupa'daki en büyük endüstriyel kapasiteye sahip ve denizlerdeki ustalığı ve sahip olduğu ticaret yollarıyla önemli bir ekonomik güç konumunda yer alıyor. İngiltere'nin deniz üstünlüğü, Fransa'nın Avrupa üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için gerekli barıştan asla yararlanamayacağı ve ne ana adaları ne de ana İngiliz kolonilerini tehdit edebileceği anlamına geliyor. İngiltere ve müttefiklerinin 1815'te Waterloo'daki nihai zaferi, onun Avrupa'nın baskın gücü olarak statüsünü tekrar tekrar doğruluyor.
 
IV. George zaferlerine zafer katarken, sırayı kardeşi IV. William alıyor. Siyasetle çok az ilgilense de, halk için oldukça önemli olan yoksullar yasasını güncelliyor; çocuk işçiliğini kısıtlıyor; köleliği neredeyse tüm Britanya İmparatorluğu’ndan kaldırıyor. Belki en önemli gelişmeyi ise 1832 reform yasasıyla gerçekleştiriyor. Şimdiye kadar dünyanın ilk yolcu treni (1825) Stockton ve Darlington Demiryolu üzerinde çalışan IV. William, 1830’da yalnızca buhar motorlarıyla çalışan ilk şehirlerarası demiryolunu açıyor. Bu, İngiltere ve dünya için gelmekte olan yeni çağın sadece bir simgesi oluyor; çünkü IV. William'ın yerini çok daha zorlu biri olan yeğeni Victoria alıyor.
 

Victoria dönemi
Kraliçe Victoria, İngiltere'yi 60 yıldan fazla bir süre yönetiyor. Bu uzun saltanat sırasında, ülke benzeri görülmemiş bir güç ve zenginlik elde ederken, Britanya'nın erişim alanı, imparatorluğu, siyasi istikrarı ve ulaşım ve iletişimdeki devrimci gelişmeleri tüm dünyayı etkisi altına alıyor. Bu dönemin entelektüel ve kültürel başarılarının çoğu bugün hala bizimle. Tarihçiler orta Viktorya dönemini (1850-1870) Britanya'nın “Altın Yılları” olarak nitelendirirken, bu dönemin atmosferi hem yurt içinde hem de yurt dışında barış havasına dönüşüyor. Tarihte ilk defa nüfus artışı ve ekonomik gelişme el ele yürüyor.
 
Victoria'nın oğlu ve veliahtı olmasına rağmen, VII. Edward babasının adını taşıdığı için yeni bir hanedan başlatan VII. Edward yalnızca dokuz yıllık hükümdarlığının ardından tahtı V. George’a bırakıyor. Avrupa'da eski düzen değişirken ve monarşiler devrilirken, V. George kraliyet ailesinin savaş ve barış zamanındaki popülaritesini destekleyerek, becerikli bir hükümdar olduğunu sonuna kadar kanıtlıyor. Windsor Hanedanlığının göz bebeği konumundaki V. George, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda da tahtın başında yer alıyor. Bu dönemde sivil nüfusu savaş hattına getiren hükümdar; zorunlu askerlik, artan vergilendirme ve sansürle halkların yaşamları üzerindeki kontrolünü benzeri görülmemiş bir şekilde genişletiyor. 1,6 milyondan fazla kadın, işyerinde askere alınan erkeklerin yerini aldığını düşünürsek, dönemin ne denli sert geçtiği anlaşılıyor. 

Kraliçe II. Elizabeth ve Prens Philip
V. George’un ardından 1936’da tahta çıkan VIII. Edward, aynı yılın 11 Aralığı’nda istifa ediyor. Amerikalı Wallis Warferd Simpson ile evlenebilmek için tahttan çekilen VIII. Edward, kendi isteğiyle tahtı bırakan ilk İngiliz Kralı oluyor. Küçük ve bir miktar ürkek kardeşin tahta çıktığı bu olay sonucunda pek çok anayasal kriz çıksa da İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle gündem hızlıca değişiyor. 1939'da İngiltere, bir nesilde ikinci kez kendisini Almanya ile savaşta buluyor. 1940'taki Dunkirk Mucizesi'nden sonra İngiltere tek başına durmayı başararak, Churchill'in arkasında birleşiyor. Britanya Savaşı'ndaki zafer, morali büyük ölçüde yükseltiyor. 1943'te İngiltere, ABD ve Sovyetler Birliği'nin egemen olduğu bir ittifakta küçük bir ortak oluyor. 
 
Ülke, savaş sonrası dönemde ortalama yaşam standardında da çarpıcı bir artışa tanık oluyor. Resmi çalışma haftasının azaltıldığı ve gelir vergisinde indirim yapıldığı bu dönem, 1945 seçimlerinin beklenmedik bir şekilde İşçi Partisi'nin kazanması, millileştirmenin desteklenmesi ve Ulusal Sağlık Hizmeti’nin kurulması da iyileştirmeler açısından etkili oluyor. Bu dönemin en önemli gelişmesi ise II. Elizabeth’in televizyonlarda yayınlanan taç giyme töreni oluyor ve bugün hala devam eden Kraliçe II. Elizabeth çağı başlamış oluyor. 
 
Yukarı Kaydır