Toplumun Kadına Yüklediği Roller
KADIN KAFASI

Toplumun Kadına Yüklediği Roller

Cinsiyetler arasındaki farklar hayatın her alanında istemesek de karşımıza çıkıyor. Bu farklılıkların arasında en büyük fatura nasıl oluyor da kadınlara kesiliyor? Bu yazımda sizlere toplumun kadına yüklediği roller, bu rollerin hissedilen ve hissedilmeyen etkilerinden bahsedeceğim.

Editör :Tuğba Özer
Yayın Tarihi :07 Eki 2021
Süre :2 Bardak

Kadının yüzyıllar boyunca süregelen görünür olma mücadelesi, sendece kendi özel hayatında değil iş hayatında da çekişmeli bir şekilde devam ediyor. Toplumun birçok kesimi kadını, baş üstünde taşımakla ayaklarının altına almak arasındaki iki uçta gelip gidiyor. Ancak bu sadece günümüzde yaşanan bir problem değil. Mağara döneminden bugüne değişen aslında pek az şey olduğunu söylemek mümkün. Avlanan erkeğini mağarada bekleyen, bu sırada çocuklarına bakan ve evin tüm işleriyle ilgilenen kadınların bugün tamamen yok olduğunu mu düşünüyorsunuz? Modern toplumların çoğunda bu katı tablo biraz daha kırılmış olsa da dünyanın birçok yerinde bu kara düzen bu şekilde ilerlemeye devam ediyor. Peki toplum kadına hangi rolleri yüklüyor?

Toplumsal cinsiyet, kültürel ve coğrafi farklılıklara göre ‘kadın’ ve ‘erkek’ bireylere yüklenen rolleri, sorumlulukları içeriyor. Yani doğuştan gelmiyor, tamamen fizyolojik olarak değerlendiriliyor. Kişinin bu rollere göre davranışsal olarak ‘kadınsılık’ ve ‘erkeksilik’ ile ne kadar aidiyet kurduğuyla ilgileniliyor. Biyolojik cinsiyet doğuştan gelen, toplumsal cinsiyet ise sonradan edinilen özellik olarak tanımlanıyor. Kadınsı cinsiyet rolleri sıklıkla hassasiyet, anlayış, duygusallık, bağımlılık özellikleriyle; erkeksi cinsiyet rolleri ise liderlik, baskınlık, bağımsızlık gibi özelliklerle karakterize ediliyor.

Bebek doğduğu andan itibaren kültürel ve sosyal koşullanmalar da devreye giriyor. Kız ve erkek bebeklere verilen farklı isimler, kızların pembe erkeklerin mavi renk giydirilmesiyle toplumsal cinsiyet oluşmaya başlıyor. Bunu çocukların cinsiyetine göre alınan farklı oyuncaklar devam ettiriyor. Büyüdükçe de roller iyice belirleniyor. Bebek doğduğu andan itibaren gündeme gelen ‘erkek mi, kız mı’ sorusuyla aslında ayrıştırma başlıyor. Küçük kız için ‘pembe’, oğlan için ‘mavi’ farklı renkteki giysi ve eşyalardan çok daha fazlasını ifade ediyor. Kızların nazik, yumuşak başlı, duyarlı, evcimen ve bağımlı olmaları; erkek çocukların ise saldırgan, egemen, hırslı, güçlü ve bağımsız olmaları bekleniyor. Bu özelliklerin, ilk başta anne ve baba tarafından çocuğa kazandırılması bekleniyor. İlerleyen süreçte kadın anne rolüyle, erkek çocuk ise baba figürü olarak toplumda yer alıyor.

Cinsler arasındaki tavır farklılıkları, bir bakıma toplum olarak onlardan nelerin beklendiğini gösteriyor. Örneğin reklamlarda kadınlar hep mutfakta, çocukla ilgilenirken, yemek yaparken veya evi toparlarken gösteriliyor. Erkekler ise çok yoğun çalışırken, sert bir şekilde araba kullanırken ya da geç saatlere kadar dirseklerini çürütür halde karşımıza çıkıyor. Aslında bu noktada bir ikilem ortaya çıkıyor: Medya veya toplum mu bireylerin yaşam tarzlarını belirliyor, yoksa bireylerin davranışları mı toplumun insanlara roller biçmesinde etkili oluyor? Bu durum tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar paradoksunu akıllara getiriyor. Kişilerin bireysel davranışları topluma yön verirken, toplumun yazılı veya yazısız kuralları kişilerin yaşayışında belirleyici oluyor.

Bizler bugün bu rolleri azalttığımıza inansak da dünyanın pek çok yerinde, hatta farkında olamadan kendi özelimizde kadının toplumdaki güçlü yerini farkında olmadan kabullenmiyoruz. Kadının olduğu her noktayı kutsallaştırarak kadını ödüllendiriyor, hemen akabinde toplumsal düzenin içinde oldukça ağır manevi yüklerle cezalandırıyoruz. Hatta çocukları da içine alarak kadının korunmaya muhtaç olduğunun altını çiziyor, bunun ardından kadının toplum içindeki yerini her geçen gün zorlaştıranlar yine bizler oluyoruz. Peki erkeklere de benzerini yapmadığımızı söyleyebilir miyiz? Eşit duygularla yaratılan iki cinsiyetten üzülmeyi kadınlara yakıştırıyor, erkeklere bir damla göz yaşı dökmeyi ‘erkekler ağlama’ diyerek çok görüyoruz. Ancak yine burada da cinsiyetçi davranarak ağlamaktan çekinmeyen erkeğe ‘bırakın o da insan’ diyerek arka çıkıp hakkını hemen teslim ediyoruz.

Bu düzen böyle gelmiş, böyle gider mi bilinmez. Ancak bir noktayı kabul etmemiz gerekiyor. Kadının gelişmiş duygusal ve pratik zekasını sadece evlerimizde, kimsenin görmediği özelimizde tutmak yerine hayatın her alanında kullanmanın ve bunun keyfini çıkarmanın vakti geldi de geçiyor bile. Hem siz hiç kadın elinin değdiği, kadın ruhuyla bezenmiş bir yerin karanlıkta kaldığını gördünüz mü?

Yukarı Kaydır