Stockholm Sendromu'nun Ardındaki İsim: Clark Olofsson
BİYOGRAFİ

Stockholm Sendromu'nun Ardındaki İsim: Clark Olofsson

Stockholm sendromu kavramını bilmeyenimiz yoktur. Peki ya kavramının ortaya çıkmasına sebep olan kişiyi? Hayatı boyunca suçtan suça koşan, o hapishane senin bu hapishane benim dolaşan ve en nihayetinde literatüre bir sendrom bırakan o kişi Clark Olofsson’dan başkası değil. Bir insan hayatı boyunca en fazla ne kadar belaya bulaşabilir diye düşünmeyin, işte karşınızda Olofsson’un oldukça “hareketli” yaşamı!

Yayın Tarihi :18 May 2022
Süre :5.5 Bardak
Stockholm sendromu, ismini 1973 yılında İsveç'in başkenti Stokholm'de yaşanan bir banka soygunundan alıyor. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanmakla kalmıyor, serbest kaldığında soyguncuyu savunuyor. Nişanlısını terk ederek kendini rehin alan banka soyguncunu hapisten çıkmasını bekleyen kadın, kendini rehin alan kişiye beslediği sempati ve empati ile psikoloji literatürüne de girmiş oluyor. Peki ya kadını rehin alan banka soyguncusu kim dersiniz? Tahmin edeceğiniz üzere Clark Olofsson. 

Olofsson, 1 Şubat 1947’de İsveç'in Trollhättan kentinde dünyaya geliyor. Oldukça zor bir hayata atıldığının farkında olmayan bu bebek, hayatını da etkileyecek bir ailenin ferdi olurken, ebeveynlerinin alkol sorunlarının tam ortasına düşüyor. Bilinçaltına yerleştirdiği her bir anıyı gelecekteki hayatında görecek olan Olofsson, iki küçük kız kardeşine de abilik yapmayı ihmal etmiyor. Annesi kasiyer, çok fazla vakit geçiremeyecek olan babası ise aslfalt işçisi. Kendisi henüz 11 yaşındayken, evi terk eden babasına, kısa bir süre sonra hastalanan ve psikiyatri hastanesine yatırılan annesi de eklenince, kardeşleriyle beraber koruyucu aileye veriliyor.  

Özgürlüğüne fazlasıyla düşkün olan Olofsson, bu özelliğini küçük yaşlardan beri canlı tutmaya çalışıyor. Koruma amacıyla verildiği aileden memnun değil, kaldı ki ona göre birilerinin himayesi altında yaşamak zulümden farksız. Zaten hiçbir zaman mutlu olmadığı koruyucu ailesinden henüz 14 yaşındayken ayrılıyor. Peki nasıl ayrılıyor dersiniz? Olofsson annesinin imzasını birebir taklit etmeyi başarıyor ve bir denizci okuluna kaydoluyor. Oldukça dinamik kişiliğine hareketli bir yaşamın eşlik etmesini isteyen Olofsson, okyanusun uçsuz bucaksız maviliğine farklı farklı limanlar ekliyor. Japonya ve Güney Amerika gibi birbirinden hem fiziksel hem de kültürel olarak farklı olan ülkeleri bir bir geziyor. Keyifli hayatına henüz adapte olmuşken, annesi hastaneden çıkıyor.

15 yaşındayken gemileri bir kenara bırakıyor ve ayakları karaya basıyor. Yardıma muhtaç annesine sahip çıkması gereken Olofsson, evine tekrar dönmek zorunda kalıyor. Bir dükkanda çalışmaya başlayarak kardeşlerini de yanına alan bu çocuk, yaşıtlarının ev ödevleriyle uğraştığı yıllarda deyim yerindeyse bir ev reisi olup çıkıyor. Olofsson, bakmakla yükümlü olduğu kardeşleri ve annesiyle yeni bir hayata merhaba dese de, bu hayatın içine fazlasıyla bela ekliyor. Küçük hırsızlıklarının seviyesini artırarak; dolandırıyor, araba kaçırıyor, dükkan soyuyor, insanları korkutuyor. Tabiri caizse canı ne isterse onu yapıyor, hesap etmeden, sonunu düşünmeden…
 
Olofsson, hanesine yazdırdığı “küçük” suçları ile, 1963 yılında genç suçluların yer aldığı bir kuruma gönderiliyor. Oldukça girişken ve sosyal kişiliği burada yeni arkadaşlar edinmesine ön ayak olurken, arkasına taktığı insanlara gün geçtikçe yenilerini ekliyor. Zekiliğine eklediği kıvraklığı buradan kaçmak için kullanan Olofsson, örgütlediği arkadaşları ile 1965 yılında kurumdan kaçıyor. Burada geçirdiği süre boyunca hazırladığı planı, büyük bir titizlikle hayata geçiyor, hem de tek bir sorunla karşılaşmadan. Özgürlüklerini bir malikanenin bahçesinden çaldıkları üzüm, salatalık ve domates ile kutlayan kaçak ekip, öyle zafer sarhoşu ki, girdikleri malikanenin dönemin İsveç Başbakanı Tage Erlander’in olduğunu bile fark etmiyor. Bahçıvanın fark etmesi üzerine hızlıca kaçsalar da, bu olay, lider belirledikleri Olofsson’un son vukuatı olmuyor. 

Olofsson özgürlüğünün tadını çıkarırken, belalarına yenilerini eklemeyi ihmal etmiyor. 1966’da iki polis memuruna saldırması ile gelişen olaylar üç yıl hapis cezasına çarptırılması ile sonuçlanıyor. Pek çok kez ceza alan Olofsson, bu olay ile ilk gerçek hapis cezasını da almış oluyor; ancak tahmin edeceğiniz üzere hapishaneler ona dar geliyor. Kural tanımayan kişiliği ile Tidaholm’daki hapishaneden firar ediyor. “Ders almak” deyimi Olofsson’un hayatında yer almadığı gibi, suçlarına yenilerini eklemeyi başarıyor. Arkadaşı Gunnar Norgren ile banka soymaya karar verdiklerinde, soygun sonrası saklanmak adına gizlice girdikleri bir kamp dükkanı yeni belanın habercisi oluyor. Aldıkları malzemeyle mutlu mesut dükkandan ayrılan iki arkadaş, kapıda kendilerini bekleyen iki polis memurundan birini vuruyor ve öldürüyor. Ragnar Sandahl isimli polisi vuran Norgren, birkaç haftalık kaçışın ardından, Göteborg’da bir dairede tutuklanarak cinayeti itiraf ediyor. Bulunduğu ev ise Olofsson’un kız kardeşinin arkadaşına ait. Norgren’in sorgusunda yeri belirlenen Olofsson, buluştuğu kız arkadaşıyla bir dağ tepesinde polisler tarafından yakalanıyor. Belindeki tabancayla polis memuru Ulf Högenberg’i omzundan vurduğunda, 10 yıllık hapis cezasının da sahibi oluyor. Söz konusu o dönemin bir İsveç mahkemesiyse, 10 yıllık cezanın müebbet hapis cezası kadar ağır olduğunu belirtmekte fayda var. Özellikle düşük suç oranları düşünüldüğünde Olofsson ülke çapında bir “popülerlik” kazanıyor. 
 
Hapishaneden kaçmayı bir hobiye dönüştüren Olofsson 4 Şubat 1969’da Kumla Hapishanesinden firar ediyor ve Kanarya Adaları’na doğru yola çıkıyor. Burada geçirdiği vakit süresince kaçak bir mahkum yerine tatil yapan biri olarak dolaşıyor. Bu konudaki profesyonelliği, ülke ülke gezmesine ön ayak olurken, bir sonraki durağını Batı Almanya olarak belirliyor. Her şeyi yapabileceği inancı ve yüksek seviye rahatlığı Frankfurt’a sahte pasaportla girmesiyle sonuçlanırken, deyim yerindeyse yakayı ele veriyor. Alman polisi tarafından tutuklanan Olofsson’a, kendisini İsveçli polislere teslim edecek Travemünde'deki vapura kadar eşlik ediliyor. Bu sefer herhangi bir firar gerçekleşmiyor; zaten oldukça iyi bir güvenlik önlemi alınıyor. Malmö üzerinden Kumla Hapishanesi’ne geri götürülen Olofsson, başladığı yere de dönmüş oluyor. Güvenlik sebebiyle yerleştirildiği bir başka hapishaneden, serbest bırakılmasına yalnızca 2 ay kala tekrar firar ediyor. Tahmin edeceğiniz üzere kaçmak onun için çocuk oyuncağı. Özgürlüğünün yerle bir edilmesine bir saniye bile tahammülü olmayan Olofsson, özgür hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Yiyor içiyor, otellerde kalıyor, etkinliklere katılıyor; ancak 2 Şubat 1973'te Ulricehamn'daki Kurhotel'in yemek salonunda yakayı ele veriyor. Artık klişeleşmiş bir duruma dönen yakalanması ise temizlikçinin odada silah görmesi ile gerçekleşiyor. Tekrar tutuklanmadan önce yaklaşım 7 ay firar yaşayan Olofsson, bu süre zarfında pek çok suça karışıyor, Göteborg’da da bir banka soyuyor. 

1973'te altı yıl hapis cezasına çarptırılırsa da, arkadaşının soygun girişimiyle hapishane sınırlarını tekrar aşıyor. 23 Ağustos 1973 günü Jan Erik Olsson’un Stockholm’un Normalmstorg semtinde bir banka şubesine girip “Hepiniz yere yatın parti başlıyor” cümlesiyle başlayan soygun, tam tamına 6 gün sürüyor. Jan Erik Olsson rehin aldığı üç banka görevlisine karşılık, yarısı İsveç Kronu, yarısı da döviz olmak üzere 3 milyon kron tutarında para ile, kapının önüne bir sürat arabası istiyor. Elbette cezaevindeki arkadaşı Clark Olofsson’u unutmuyor, bankaya, yani yanına getirilmesini istiyor. Yaklaşık 131 saat sonra polisin bankaya gaz püskürtücü atarak operasyon düzenlemesi üzerine, ikili yakalanıyor. Ancak polis operasyonu sırasında herkesi şaşırtan o olay gerçekleşiyor ve rehineler soyguncularla birlikte savaşmaya çalışıyor. Dava sürecinde soyguncuların aleyhine tanıklık yapmayı reddeden rehineler, tuhaf bir işe daha başvuruyor; aralarında para toplayarak Olsson ve Olofsson’a yardımcı olmaya çalışıyor. İşte, rehinelerin soyguncuları anlama çabaları sonucunda oluşan bu duruma literatürde "stockholm sendromu" deniliyor. Sempatinin ve empatinin ardındaki isim ise Olofsson. 
 
Stockholm’deki bu olay, Olofsson’un bölge mahkemesinde tekrar yargılanmasına zemin hazırlıyor; ancak daha sonra Svea Temyiz Mahkemesi'nde beraat ediyor. Kendisi, rehineleri korumak için hareket ettiğini ve polisin rızasını aldığını söylüyor. Zeki kişiliği sayesinde rehinelerin sempatisini kazandığı bu süreç, yeni bir cezayı da engelliyor. Bir önceki cezasının kalanını çekmek üzere cezaevine geri götürülen Olofsson, hükümetten af ​​istese de başvuru reddediliyor. 

1975’te Norrköping hapishanesinden kaçmayı tekrar başaran Olofsson, firarı sırasında pek çok suça karışmaya devam ediyor. Soyduğu bir bankanın ardından Marsilya’ya kaçıyor ve bir yelkenli satın alıyor. Yaklaşık üç ay boyunca yanında aldığı bir arkadaşıyla Akdeniz’in tadını çıkaran Olofsson, Cebelitarık Boğazı’ndan Atlantik’e kadar her yeri karış karış dolaşıyor. Karayiplerden İrlanda’ya, İrlanda’dan Danimarka’ya geçiş yaparak “tatiline” devam etse de Ocak 1976’da polis tarafından izi sürülüyor; ancak tahmin edeceğiniz üzere yakalanmıyor. İsveç suç tarihinin en büyük soygununu, Göteborg'daki Handelsbanken'i soyarak gerçekleştiriyor. Soygundan dokuz saat sonra bir otelde yakayı ele veren Olofsson, sekiz yıllık cezasını çekmek üzere hapishaneye gönderildiğinde, orada yalnızca 3 hafta kalıyor. Tahmin edeceğiniz üzere yine firar etmenin bir yolunu buluyor ve birkaç mahkumla beraber atladıkları kamyonu tekrar tekrar kaçak günlere sürüyor. 
 
31 Temmuz 1976'da Halmstad'da tutuklanıyor ve gönderildiği Kumla Hapishanesinde Marijke Demuynck evleniyor. Artık aklını başına topladığından mı bilinmez ama üniversite okumaya karar veriyor. Tutukluyken başladığı Stockholm Üniversitesi'ndeki gazetecilik eğitimini 1983’te tamamlıyor. Bu süre zarfında Arbetaren gazetesinde staj bile yapıyor. Belki de ilk defa hayatını bu denli “düzene” sokan Olofsson, yaşamına bir ilki daha bu dönemde ekliyor ve 1983 yılında hiç firar etmeden serbest bırakılıyor. Yalnızca bir yıl sonra Belçikalı eşinin ülkesinde, liman kenti olan Blankenberge'de 25 kilogram amfetamin kaçırmaya çalıştığından şüphelenilerek tekrar tutuklanıyor. Ağırlaştırılmış uyuşturucu suçuna iştirakten on yıl hapis cezasına çarptırılıyor. 

1991 yılında serbest bırakılan Olofsson adını Daniel Demuynck olarak değiştiriyor ve yeni bir hayata başlıyor. Brüksel'in 80 km dışındaki Belçika kırsalına taşınıyor ve eşiyle yaşamaya başlıyor. Tahmin edeceğiniz üzere, tabiri caizse rahat durmuyor ve bir soygun hazırlığında olabileceği düşüncesiyle 24 saatliğine tutuklanıyor. Serbest kaldıktan sonra alkollü araç kullanmak, uyuşturucu kaçakçılığı ve soygun gibi pek çok suça karışmayı ihmal etmiyor. Aksini düşünmemizin yanlış olacağı şekilde Tenerife’de tekrar tutuklanıyor ve Danimarka’ya iade ediliyor. Kopenhag’daki Vestre Hapishanesinin tecrit koğuşuna koyuluyor ki, bir firar vakası daha yaşanmasın. Bu önlem işe yarıyor ve Olofsson 2005’te şartlı tahliye ile serbest kalıyor. 
 
Takvimler 19 Temmuz 2008’i gösterdiğinde, bir yaz akşamında Olofsson ve diğer üç kişi, Apelviken'in Varberg'deki kamp alanının tutukluyor, gerekçe ise uyuşturucu. Polis, onu sekiz ay boyunca gözetim altında tutuyor ve büyük bir uyuşturucu operasyonunun lideri olduğundan şüpheleniliyor. Olofsson, 2008'in sonunda Hollanda'dan 100 kilo amfetamin ve 76 kilo esrar kaçırmaya çalışmakla suçlanıyor 14 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Buna bir de ömür boyu sınır dışı edilmesi eklenince, 2012 sonbaharına kadar Härnösand'daki Saltvik Hapishanesinde hapsediliyor. Olofsson 70 yaşına girdiğinde yeni İsveç vatandaşlığı almayı da başlıyor ve 2017’de serbest bırakılıyor. 
 
Temmuz 2018'de İsveç'in Göteborg dışındaki Landvetter Havalimanı'na özgür bir insan olarak ayak basan Olofsson, suç tarihine girecek bir özgeçmiş ile dünyaca ünlü bir suç dehası olmayı da başarıyor. Bugün pek çok filme, diziye, kitaba konu olan hayatı ise “Stockholm sendromu” kavramıyla özdeşleşiyor. Günümüzde Belçika’da yaşamını sürdüren Olofsson’un boşandığı eşinden 6 çocuğu, yeni eşinden ise 3 çocuğu bulunuyor. Söz konusu suç olduğunda akıllara gelecek ilk isimlerden biri olmayı “başaran” Olofsson, Netflix’in Clark dizisine de ilham veriyor. 

Kaynaklar





Yukarı Kaydır