Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Saykodelik Filmler Seçkisi
KÜLTÜR/SANAT

Saykodelik Filmler Seçkisi

21 Eki 2022

Saykodelik ya da diğer adıyla psikedelik kişinin yaşamı algılayış biçimlerine müdahale eden ve duyu fonksiyonlarını değiştiren durumları nitelemek için kullanılabilir genel bir kavram. Buradan hareketle saykodelik filmler için ise sinematografisi, ses dizaynı, hikâye anlatımı ve düzenlemesi deneysel olan veya içeriğinde psikedelik maddelerin meydana getirdiği olay ve durumları gösteren filmler diyebiliriz. Peki bu kategoride yer alan en başarılı filmler neler? Gelin birlikte göz atalım.

The Holy Mountain (1973)

Tüm zamanların gelmiş geçmiş en saykodelik filmlerinin başında Şilili aktör, çizgi roman yazarı ve yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin kültleşmiş yapımı The Holy Mountain geliyor. Sıradan bir izleyici için epey zorlayıcı olabilecek olan The Holy Mountain, mistisizm ve sembolizm ile doluyken, renkli ve örüntülü sinematografisiyle dikkat çekiyor. Jodorowsky’nin kilise, militarizm ve emperyalizm eleştirileri yaptığı filmde, Hz. İsa’ya benzer bir figürün yanında yedi güçlü tiran ile ölümsüzlüğün vaat edildiği Kutsal Dağ’a doğru olan keşif yolculuğunu insanın aklından kolay kolay çıkmayacak olaylar eşliğinde izliyoruz. Bu sürreal yolculukta zaman zaman gerçek ve hayal birbirine karışırken, sizin de aklınız bir o kadar karışacak!

The Fantastic Planet (1973)

Stefan Wul’un ilk defa 1957’de yayımlanan ve İngilizce’ye Oms Linked Together ve Fantastic Planet olarak çevrilen deneysel bilim kurgu romanı Oms en Serie, takvimler 1973’ü gösterdiğinde Roland Topor tarafından beyazperdeye uyarlanıyor ve Rene Laloux yönetmenliğinde izleyiciyle buluşuyor. Yapımı yaklaşık on yıl süren bu animasyon gerek işlediği konular gerekse başarılı soundtrack’leri ile bildiğiniz animasyon yapımlarına pek de benzemiyor. Yayına girdiği yıl Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen The Fantastic Planet, türler arası güç ilişkilerini ekrana getirirken esasında insana dair pek çok ahlaki ve politik tartışma açmayı başarıyor.

Eraserhead (1977)

Mulholland Drive (2001) ve Lost Highway (1997) gibi klasiklerle yakından tanıdığımız yönetmen David Lynch’in erken dönem işlerinden birisi Eraserhead, kendine güvenen sinefillerin dahi aklını başından alabilecek türde bir yapım. Sinemanın ustalarından Stanley Kubrick’in ve yeraltı edebiyatının ve kirli gerçekçilik akımının önemli kalemlerinden Charles Bukowski’nin dahi hayranlık beslediği Eraserhead için şunu anlatıyor demek inanın çok zor. Ama gerek farklı yorumlara açık sürreal sahneleriyle gerekse rahatsız edici ses dizaynıyla Eraserhead’in aklınızı başından alacağını söyleyebiliriz.

Fear and Loathing in Las Vegas (1998)

1985 yapımı Brazil ile adından halen söz ettiren yönetmen Terry Williams’ın bir klasik haline gelen yapımı Fear and Loathing in Las Vegas, Gonzo gazeteceliğinin yaratıcısı Amerikalı gazeteci ve yazar Hunter S. Thompson’un 1972’de yayımlanan aynı adlı ve gerçeklere dayanan romanının beyazperdeye uyarlanmış versiyonu. Başrollerinde sinemanın jönlerinden Johnny Depp ve Benicio del Toro’nun bulunduğu film, ikilinin Las Vegas’a yolculukları esnasında bilumum kafa yapıcı maddeyle gerçeklik algılarının nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Kimileri filmi birbiriyle bağlantısız ve halüsinasyon yaratan sahnelerden ibaret bulsa da objektif olma kaygısı güden geleneksel gazetecilik etiğinin dışında kalan Gonzo gazeteciliğini filmle ilişkilendirenlerin sayısı da az değil.

Enter The Void (2009)

Fransız Yeni Aşırılığı denildiğinde akla ilk gelen isim olan ve Irreversible (2002) ile sinema dünyasını şoke eden Arjantinli Fransız senarist, yapımcı ve yönetmen Gaspar Noe, filmlerinde saykodelik ögelere oldukça yer veriyor. Climax (2018) ile bir lsd tribinin ve Love (2015) ile afyon kullanımının neye benzeyebileceğini gösteren Noe, Enter The Void ile bu kez DMT olarak bilinen, ölümde ve doğumda yüksek oranlarda salgılanan madde eşliğinde adeta bir yaşamdan ötekine geçişi resmediyor.

Under The Skin (2013)

İngiliz yönetmen Jonathan Glazer’in yönetmenlik koltuğunda oturduğu Under The Skin’in başrolünde güzelliğiyle dillere destan Scarlett Johansson var. Hipnotik bir açılış sahnesiyle izleyicinin dikkatini cezbeden Under The Skin, başka bir dünyadan gelen gizemli bir genç kadının İskoçya sokaklarında başıboş dolaşırken cinsel birliktelik vaadiyle erkekleri kandırmasını, ancak bir süre sonra kendini keşfini konu alıyor. Filmdeki karavan sahnelerinde oynayanların oyuncu değil gerçek kişiler olduğu, ancak vana bindikten sonra bir filmde olduklarından haberdar oldukları film, ustaca bir sinematografiyle seyirciyi estetik açıdan doyururken, varoluş üzerine de düşündürtüyor.

©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?