Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Sana Adanmış
STORIES

Sana Adanmış

18 Kas 2022

“Efendimiz yaklaşıyor!” diye hırıltılı bir ses geldi kalabalıktan. Köyün meydanındaki herkes suspus olmuş ve meydanın ortasında darp ettikleri orta yaşlı kadını yere çökmüş bir hâlde bırakmışlardı. Kadın, önüne gelen saçlarının arasından kin ve öfkeyle dolu bir bakış attı. Öyle bir ifadesi vardı ki, görenler kadının sadece kanla dolu bir dünya gördüğünü bile söyleyebilirdi. Şehrin lordu, meydana ulaşıp atından indiğinde, kadının ölümü andıran gözleri hâlâ adamın üzerindeydi.

Şehrin lordu, meydanın ortasında dizlerinin üstüne çökmüş kadının önünde dikildi ve zavallı kadına kibirli bir bakış attı. Sert bir sesle konuştu. “Kızın nerede?” Kadın hiçbir ses çıkarmadı. Lord, iyice sinirlenmişti. Yanındaki savaşçı samuraya bir el attı ve onurlu samuray, kadının saçlarını çekerek adamla göz göze gelmesini sağladı. “Kızının yerini söyle dedim.” Samuray, kadının saçlarını çekti. Acı içinde bağıran kadın, hiçbir cevap vermemişti. Onun yerine adama tükürmüştü. Lord, iğrenerek yüzüne gelen tükürüğü sildi ve emretti. “Kadını bir göl kenarına bağlayın. Konuşana kadar ne su ne de yemek verin. Benden emir gelene kadar, kimse bu günahkara yaklaşmayacak.” Adam arkasını dönüp giderken, belinde sallanan katananın kını parlamıştı. 
 
Zavallı kadın kutsal bir gölün kenarına bağlanmış, aç ve susuz bırakılmıştı. Ama ona ne yapılırlarsa yapılsın, kızının yerini söylemeyecekti. Ağaca bağlanmış kadın kızını düşündüğünde, gözlerinden damlalar hâlinde kanlar akmıştı. Her şeyin nasıl bu hâle geldiğini düşündü.
 
Japonya’nın fazlaca dağlık bir bölgesinde yaşıyorlardı ve köyleri, beş yıl öncesine kadar oldukça verimliydi. Beş yıl öncesi ise bembeyaz teni ve simsiyah, uzun ve düz saçlarıyla köyün en güzel kadını olan kendisinin, hamile kaldığı zamandı. Kadın, samuraylar tarafından kovalanan bir gezgine âşık olmuş, aşkları da meyve verdiği hâlde hemen solmuştu. Adamın kaçması, kadınınsa kalması gerekiyordu. İkisi de bunu anlamıştı. Her şeyi kabullenmiş olan güzeller güzeli kadınınsa, hesaplayamadığı bir şey olmuştu. Doğan kız çocuğunun saçları, kendisinin ve geri kalan köyünki gibi simsiyah ve düz saçları yoktu. Teni bembeyaz değildi ve dudakları, annesinin dudaklarındaki cezbedici kırmızılığı taşımıyordu. Yaşıyla orantısız gri saçları ve gölün derinlikleri gibi masmavi gözleri vardı. Teni ise bembeyaz değil, daha koyu bir renkti ve dudakları da soluk bir pembeydi. Bu garip çocuk, geleneklere tamamen karşı bir şekilde doğmuştu sanki. 
 
Çocuğun doğumunun ardından gelen kuraklıksa tek bir anlama gelebilirdi. Kadın ya bir laneti doğurmuştu ya da Şinto’nun yüce tanrıları, bahşettikleri güzel yaratığı geri istiyordu. Geri alana kadar da tanrılar ve insanlar arasındaki kavga bitmeyecek, topraklar hasat vermeyecekti. Üstelik, nehir tanrısı da bütün bunlara öfkeli olmalıydı ki nehirdeki balıklar teker teker ölüyordu ve yağmurlar yağmaz olmuştu. Genç kadın neredeyse bütün tanrılara dua etmişti. Daha oldukça küçük yavrusuna doyamamıştı bile. Nasıl biricik canını kurban edebilirdi? Gökler, kızını kendisine bahşederken, yeraltı nasıl onu geri isteyebilirdi? Yeraltının kapıları sonuna kadar açılsa da, tüm ruhlar yaşayanların arasına karışsa da, hatta tüm dünyanın düzeni bozulsa da kimse ondan kızını vermesini isteyemezdi. O bir kurban doğurmamıştı, o aşkı doğurmuştu. Böylece kadının hem tanrılarla hem de insanlarla savaşı başlamıştı. Kızını kimselerin bulamayacağı bir yere saklamıştı ancak bir şekilde yakalanmıştı. Yakalandığı andan itibaren köyden, lordlardan ve samuraylardan binlerce darbe yemişti. Ne kadar dua ederse etsin, tanrılar hiçbir duasına kulak vermemişti.
 
Şimdiyse bir gölün kenarına bağlıydı ve koca suyun önünde, bir tas suya muhtaç hâlde dünyaya lanetler okuyordu. Çocukluktan beri kendini adadığı tanrılar şimdi ondan kızını adamasını istiyordu. Kadının tek düşünebildiği ise, binlerce tanrının aslında kibirli zorbalardan başka bir şey olmadığıydı. Kadın, önündeki göle bakarken acılı bir kahkaha atıyor ve nehir tanrısına hiç de hoş olmayan övgüleri saydırıyordu. O sırada gölün kenarındaki bir ağaçta, bir karganın onu izlediğini gördü. 
 
“Leşimi mi istiyorsun? Daha ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum.” dedi kadın gülerek. Ancak hemen sonra içine bir huzursuzluk çöktü. Yok olursa, kızını nasıl koruyacaktı? Düşünmek, kanlı gözyaşlarını artırmaktan başka bir anlama gelmiyordu. “Şinto’nun bütün Tanrıları!” diye bağırdı kadın boğazı yırtılırcasına. “Son bir kez, sadece son kez yalvarıyorum size!” Hiçbir ses gelmedi. Ama kadın, bir karganın daha yakınlarına konduğunu gördü. “Cevap vermeyecek misiniz? Ruhumu alın, beni alın. Tüm yaşamımı ve geleceğimi veriyorum size. Yeraltından çıkamayayım, başka bir hayata gözlerimi açmayayım. Sadece şu an, kızımı kurtarın.” Kadının kırılgan sesine yanıt veren tek şey, büyük bir yalnızlıktı. Kadın, sözlerini bitirdikten sonra birkaç karganın daha karşısında olduğunu gördü. Köyünde, kargaların ölüm getirdiğini söylerlerdi sık sık. Ölüm onu sarmalıyor muydu ki?
 
Delirmiş gibi güldü. Elini karnına götürdü, tıpkı hamileyken yaptığı gibi bebeği ile konuşabilmeyi diledi. “Keşke seni tüm dünyadan kaçırabilsem, keşke güzelliğini herkesten saklayabilsem. Neden öldürülmesi gereken ben değilim? Benim küçük kızım, sen bütün tanrılardan daha önemlisin.” Kadının her kelimesinde, bir karga daha konuyordu uzaklarındaki dallara. Artık durum normal bile gelmiyordu. Neler olduğunu anlamlandırmaya çalışırken, suyun yüzeyine yansıyan yansımaları gördü. Her bir karga, suratında kırmızı bir maskeyle yansıyordu su yüzeyine. İşte o an kadın, cevabın ona geldiğini anlamıştı. 
 
Tanrılardan umut olmayan her ruhun sığındığı gibi, sığınması gereken şey bambaşka ruhlardı. “Yokai” denilen varlıklardı bunlar. Dünyada ne kadar tanrı varsa, iyisiyle kötüsüyle binlerce yokai vardı. Kargalarla alakalı anlatılarsa bitmez ve tükenmezdi. Kadın, küçüklükten beri dinlediği hikâyeleri kafasında canlandırdı.
 
Yaramazlık yapan çocukları kaçıran bir yokai, kırmızı ve uzun burunlu suratlarıyla bir o kadar kibirli, bir o kadar da savaşçı şeytani yaratıklar... Kadının içten içe arzuladığı her şeydi bu ruhlar. Reddettiği şeylerden o kadar uzaklardı ki bir an cennetini bulduğunu düşünmüştü. Sonuçta ses vermeyen iyiliğin yerine cevap veren şey hep bir kaos olmuştu. Barışta mutlu olamayan her savaşçı da, savaşa tutulmuştu. 
 
Kurban olmak istemeyen bir ruhun sığınabileceği yegâne varlıklardı dese yeriydi. Kadın tüm gücüyle kargalara, yani tengulara seslendi. “Hey sen, Tengu!” diye gürledi. Kargalar, tüylerini kabartarak hareket etti. “Tanrıları bir kenara atalı çok oldu. Neden bana bir iyilik yapıp, benim tanrım olmuyorsun?” Kargaların hepsi birden etrafında uçuşmaya başladı. Kadın, içerisindeki tüm acıyla haykırmaya devam ediyordu. “Savaşları getiren, çocukları kaçıran Tanrı! Yavrumu al, götür bu dünyadan. Sakla bütün gözlerden, sakla ki tanrılar dahi bulamasın. İnsanlardan uzak, mutlu yaşasın. Bütün bu topraklarsa savaşı kucaklasın!” 
 
Kadın, zar zor hareket ettirebildiği elleriyle ağacın kabuğunu sıktı. Elleri, çektiği acının yanında bir hiç sayılabilecek bir sızıyla sızlayarak, kanadı. Kadın, uzatabildiği kadar uzatarak kanını yokai’lere sunmayı amaçlıyordu. Bir karga karşısına geçti ve kanına gagasını değdirdi. Sonraysa bütün kargalar; sürü halinde döndü, döndü ve döndü. Siyah bir dumanın ardından, siyah uzun kanatlı genç bir samuray karşısında belirdi geçti. Tengunun gerçek görünümüydü bu. Yüzünü kıpkırmızı bir maskeyle kaplamasından belliydi.
 
“Söyle insan.” dedi kalın sesiyle. “Senin gibi bir yaşama neden yardım edeyim?”
 
“Bir sebebin yok.” diye karşılık verdi kadın, güçsüz sesiyle. “Ben sadece güçsüz bir kadınım. Kendi çocuğunu bile koruyamayan bir anneyim. Ama sırf böyle bir anne oluşumla, tüm dünyayı kana bulayacak bir nefrete sahibim.”
 
Tengu cevap vermedi. Tengunun bu sessizliğiyle, tanrıların sessizliğini hatırlayan kadın büyük bir ihtirasla bağırdı. “Tek bir gülüş için istiyorum bütün bunları.” dedi kadın yalvar yakar. “Öldür beni, istersen tüm ömrümü adayayım. Alev alsın bütün her yer, sana yardımcı olurum. Ama sen de bana yüz çevirirsen, lanetli bir ruha dönüşürüm. Varsın ki tüm nehirler kurusun, yağmurlar yağmasın. İnsanlara azabı getirmek için her şeyi engelleyen ben olurum. Kötüye sığındım, o da mı bana yüz çevirecek?” 
 
Tengu, kılıcını kanından çekti. “Ne kadar da küstah ve bencil bir yaratık.” dedi tiksinerek.
 
Sonra tek hareketle, kadını bağlayan ipleri kesti. “Sadece zavallı bir insan olduğun da bu küstahlığından belli.” Ağaca güçlükle yaslanan kadının yanına oturdu. “Ama bir o kadar da asilsin. Kargalarımın hepsi kibrini beğendi.” 
 
Kadının kalbi titredi. Tengu ise devam etti. “Yalnız tek bir şartım var. Bir insan sesi duymayalı uzun zaman oldu. Bana bir şarkı söyler misin?” 
 
Kadın, göz yaşlarını tutamadı. Sonra belki de bütün efsanelere konu olacak, doğaçlama bir şarkı söyledi. 
 
“Ölümü çağıran, 
  Savaşı getiren, 
  Yer altından süzülen,
  Kibirli sesimi duy, kılıcınla yoluma gel
  Teslim ettim ruhumu,
  Saflığımı korumak için.” 
 
Tengu, şarkıyı sonuna kadar dinledi. Sonrasında kadını kollarına alıp uçabildiği kadar uzaklara uçtu. 
 
O günden sonra köy, içinde yaşayanlardan geriye hiçbir şey bırakmayan bitmez bir savaşın içine girdi. İnsanlar ne bir su bulabildi ne de yiyecek küçük bir ekmek. Kurbanlar verilmeye devam etti, her kurban da köyden kaçmaya devam etti. Her gece farklı bir çocuk, alevlerle dolu sokakların arasından sessizce kaçırıldı. Herkes bunu kötü bir ruhun lanetine ve intikamına yordu.
 
Haksız da değillerdi. Etraf kızıla bürünürken, kimileri kadının ölüm saçan gözlerini hatırladı. Kimileriyse hiçbir şey anımsamayacak kadar delirerek dünyayı terk etti. 

©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?