Nayır, Melodramsız Bir Sinema Nolamaz!
pbs.twimg.com/media/DrIkSBOWkAAd06Q.jpg
KÜLTÜR/SANAT

Nayır, Melodramsız Bir Sinema Nolamaz!

Yeşilçam dendi mi akıllara ilk olarak melodram gelir malum. Bugünün çocukları pek bilmezler ama uzun uzun bakışmaların, yanlış anlamaların, mutlu sofraların, mutsuz ayrılıkların, umutların, fakirliğin, zenginliğin anlatısının belki de en iyi yapıldığı alandır. Diğer yandan da kendini sürekli tekrar eden yapısı ve ortaya çıkış hikâyesinin taklide dayanmasıyla biraz da temelsizdir. Gelin iki taraftan da Yeşilçam’da melodram kavramına yakından bakalım, tüm “ayrı dünyaların insanlarını” yazının devamına alalım.

Editör :Nazlı Doğan
Yayın Tarihi :23 Haz 2022
Süre :2.5 Bardak

Çocukken en çok ne izlemeyi severdiniz? Ben, hep aynı şeyi izlediğimi bilmeme rağmen özellikle hafta sonları gündüz kuşağında yayınlanan Yeşilçam filmlerini seyretmeye bayılırdım. Öğle saatlerinden akşamüstüne kadar koltuğa gömülür, aralıksız 2 bazen 3 film izlerdim. Mevzular hiç değişmez, melodram hiç eksilmezdi. Kız zengindi oğlan fakir, çocuklar öksüz, yetim, hep bir mücadele hali vardı hep kötü adamlar iş başındaydı ve kahramanımız her şeye göğüs gererek mutlu sona ulaşıyordu. Bu basit izlek yüzlerce hatta binlerce filme uyarlandı. Bizler de mendillerimiz elimizde her birine ayrı ayrı ağladık. Elbette biraz büyüyünce tüm bunlardan sıkıldık, yüzümüzü batıya döndük. Fakat önemli bir süre bu filmler birçoğumuzun yaşamının bir parçası oldu.

Peki neden bu kadar çok sefer birbirinin aynısı film çekildi? Hepsi aynı tatta hepsi melodram ve hepsi tornadan çıkmışçasına birbirinin aynıydı? Sinema araştırmacıları o zamanki hükümetin sinemayı ve sinemacıyı maddi olarak hiç desteklemeyişine bağlıyor bu durumu. Tiyatroya ve tiyatroculara gösterilen ihtimam, sinemacılara ve sinema oyuncularına gösterilmiyor ve bu nedenle de ucuza kaçılan, yenilikçi olamayan bir sinema kültürü oluşuyor. Seyircinin beklentisini her zaman karşılayan, risk almayan ve hiç yenilenmeyen bir dil ile, popüler kültüre her yanıyla hizmet eden bir yapı ile karşımızda koca gövdesiyle duruyor.

Yeşilçam’ın melodram damarının taklit ile başladığını da söylemek yanlış değil. Tiyatro da batıya öykünen, batı tiyatrosundan oyun çeviren ve bu oyunlara çok benzeyen oyunlar yazan bir dönem geçiriyor. Elbette bazı şeyler öykünme yöntemiyle doğuyor fakat sürekli kendini tekrar eden hep cepten yiyen bir kültür bir noktadan sonra rahatsız edici oluyor. Yeşilçam özellikle Mısır sinemasını ama aynı zamanda Amerikan melodram sinemasını da taklit ediyor. Hepimizin bu filmleri çok sevdiği ve hiç sevmediği zamanlar olmuştur, bu da tekrar meselesinden besleniyor olsa gerek.

Yıldız sineması usulü de Yeşilçam’da kendisine yer buluyor. Bu furyadaki tüm oyuncular hep aynı karakteri canlandırıyorlar. Türkan Şoray veya Hülya Koçyiğit’i siz hiç “kötü kadın” rolünde izlediniz mi? Her zaman için mağdur, aşkına sadık karakterler oynamışlardır. Ya da Erol Taş’ı aşık ve sevgi dolu erkek rolünde izlediğinizi anımsıyor musunuz? Seyirci alıştığı şeyin dışına çıkmak istemedikçe Yeşilçam’ın her zerresi o tekrara gömülen bir tavır sergiliyor.

Bu yazı melodramın ve Yeşilçam’ın helvasını kavurma yazısı değil elbette. Kıymetli katkıları olduğu kadar bazı aksaklıklarını da konuşmak gerekir diye düşünüyorum. Sonuçta koskoca bir ülkenin nefessiz şekilde bu filmleri izlemesinin, rağbetinin çok uzun yıllar azalmamasının da nedenleri var. Öncelikle melodram filmler sahici yanlarıyla insanların hayatlarında yer buluyor. Büyük ve sahici aşklar, çekilen zorluklar, birlikte mücadele etmenin tatlı yanı, birlikte geçirilen mutlu anların seyirci üzerinde bıraktığı etki ve daha birçok şey… Tabii bu filmlerde kötü adamların, kötü kadınların hep kaybetmesi ve iyilerin kazanması da toplumun vicdani yanını okşuyor. Yani seyircinin rahatlıkla özdeşlik kurabildiği, kendini onun yerine koyabildiği, onunla ağlayıp onunla gülebildiği, sıcak, gerçek, sert ve masalsı hikâyeler. Küçük insanların masal tadındaki hikâyelerini izlerken seyirci mutlaka ki bir katharsis yaşıyor.

Ayşecik gözlerini doldura doldura “Sizi çok sevdim size baba diyebilir miyim amca?” derken, Kenan “Evinin kadını, çocuklarının anası olacaksın” diye sevgilisine tatlı sert çıkışırken, Nalan “Biz ayrı dünyaların insanlarıyız” diye hayıflanırken, esas kız kötü adama (muhtemelen Erol Taş) “Vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla” diye direnirken ya da seneler evvel bir yanlış anlaşılma ile ayrılmış (ama mutlaka bir yanlış anlaşılma olmalı) iki sevgilinin çocuğunu eğleme çabasını “Senin annen bir melekti yavrum” cümleleriyle izlerken hep aynı hisleri yaşadık. Fakir ama gururlu gençler, kızının peşinin bırakılmasını isteyen gerekirse ona para teklif eden fabrikatör babalar, öksüz ama sevgi dolu çocuklar gözyaşı gözyaşı ve daha çok gözyaşı. Tüm bu cümleleri kelime kelime bildiğinizi ve o filmleri zamanında bolca izlediğinizi biliyorum. Hangimiz izlemedik ki?

Bu yazı için benim de faydalandığım Sülemâ Murat Dinçer’in hazırladığı Türk Sineması Üzerine Düşünceler isimli çok ama çok kapsamlı çalışmasını şiddetle tavsiye ederim.

Yukarı Kaydır