Jean Luc Godard Filmlerinde Kadının Temsili
Pinterest
KÜLTÜR/SANAT

Jean Luc Godard Filmlerinde Kadının Temsili

Fransız Yeni Dalga hareketinin en başarılı yönetmeni sayılan Jean Luc Godard, filmlerindeki kadın oyuncularla ve onları estetik açıdan ilgi çekici hale getirmesi ile sanat filmlerini sevmeyen insanları bile kendine hayran bırakmayı başarmış bir yönetmen. Onun hem eşi hem de pek çok filminin başrolü olan Anna Karina’nın kahkülleri ve hüzünlü gözleriyle baktığı siyah beyaz fotoğrafları hepimiz çok iyi hatırlıyoruz değil mi? Peki bu, görsel açıdan estetik kadınların hikayesi nedir? Gelin bugün hep birlikte Jean Luc Godard’ın filmlerinde, kadınları nasıl anlattığına bakalım.

Yayın Tarihi :16 May 2022
Süre :4 Bardak

Telegraph India
Hollywood filmlerinde, toplumsal yapıya uygun, ataerkil bir ideoloji ile sunulan kadın karakterler, sinema sektöründe uzun bir süre, hangi akıma bağlı olduğundan bağımsız bir şekilde karşımıza çıktı ve çıkmaya da devam ediyor. Zamanla feminizmin sinema sektöründe kendini göstermesi ve kadın yönetmenlerin ön plana çıkarak, eril bir kalemin yaratımı olan kadın prototipini yıkmaya başlamasıyla gerçek bir algı yaratılmış olsa da hala sinema sektöründe ataerkinin kuralları ağır basıyor. Hal böyleyken Godard, 50’li yılların sonunda başlayan ve 60’larda devam eden Yeni Dalga Akımı’nda, kadın karakterleri üzerinden toplum eleştirisi yapıyor ve toplumu eleştirirken iğneyi en çok da kadınlara batırmayı ihmal etmiyor.

Twitter
Onun kadın karakterleri, çoğunlukla ataerkil düzende hayatta kalabilmek için hinlik yapmayı öğrenmiş ve özü olmayan kadınlar. Böylelikle Godard bizlere, kadınların hayatta daha aktif olmasını, ruhen kendilerini geliştirmelerini ve erkeklere acı çektirmeyi bırakmalarını öğütlüyor. O bir feminist değil, aksine kadınlardan nefret eden bir adam. Filmlerinin jönü Belmando, “Godard’ın çok entelektüel olduğu için kadınları etkileyemediğini, bu yüzden de onlardan nefret ettiğini” söylemiş. Buna rağmen ünlü yönetmen, her daim hayatını karman çorman edecek bir kadına bağlanmaktan da geri kalmamış. Kadın bedenini ve güzelliğini estetik bulan, nefretine rağmen kadınlarla olmaktan zevk alan Godard, sado-mazoşist bir düzlemde ömrünü anarşistliğe ve de kadınları anlamaya harcamış gibi görünüyor. 
 

TeknoKültür
Godard’ın kadın oyuncuları seçme yöntemi de bir bakıma hem onlara hem de kendisine acı vermek üzerine kurulu. Jean Seberg’i çok beğenen ve onu filminin başrolü yapan Godard, Seberg’i Fransa’ya getirmek için önüne dünyaları sereceğini ve onu çok ünlü yapacağını söylemiş, fakat asıl istediği şey filmdeki rolü ile Seberg’i rezil etmekmiş. Güzel bir kadını, elindeki imkanlar ile mahvetmek isteyen Godard, eşi Anna Karina’nın saç şekillerini de filmlerde onun istemediği şekilde yaptırması ile biliniyor.

Nilgün Çolak
Yeni Dalga Akımı’nın Fransa’da ortaya çıkma nedenleri, dönemin siyasi ve toplumsal şartlarının zorluğu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız kolonilerindeki özgürlük mücadeleleri, pek çok kişinin bu olaylarda hayatını kaybetmesi, enflasyonun yükselmesi ve bozulan ekonominin iyileştirilme çabaları içinde bunalan sol görüşlü gençler, sağ görüşlü bir partinin iktidara geçmesi ile protestolar yapmaya başlarlar. Doğum oranları azalmış, halk fakirleşmiştir. Hükümet bu sebepten ötürü ailelere çocuk parası desteğinde bulunurken sanat alanında da film yardım yasası çıkarır. Bu yasaya göre yapımcılara ve yönetmenlere %13 oranında parasal yardımın yapılması Yeni Dalga’nın önünü açar ve sinema sektörü kalkınır. Fransa’nın ilginç bir özelliği ise o dönemlerde sadece sanat filmi gösterimi yapan tam 437 sinemanın olması. Klasik sinema tekniklerine karşı gelen hatta onlarla dalga geçiyormuş gibi görünen Yeni Dalga Akımı, başlangıcı daha iyi bir ülkede yapamazdı gibi görünüyor.
 

wannart
Godard’ın sinema tekniğinden de kısaca bahsedecek olursak o, filmlerinde vermek istediği mesajları, görsel estetik ile etkileyici kılan biri. Kendisini politik – antikapitalist – savaş karşıtı olarak nitelendiren yönetmen, filmlerinde seyircisini eğlendirirken onlara mesaj verme kaygısı da güdüyor. Onun, Yeni Dalga Akımı için kültleşmiş filmlerinin hikayeleri her ne kadar erkekler üzerinden ilerlese de kadınlar, estetik özellikleri ile kullanılarak filmlerin gerçek yıldızı olmayı başarıyor. Sinemanın alışılageldik kurallarını zorlayan ve anlamını değiştiren Godard, öznel yargılarını filmlerinde belirtmekten çekinmiyor ve her filminde anlattığı şey aslında kendisi. 
 
 

Las Furias
Sinemanın aterkinin elinde olduğu bir dönemde bunu kavrayan ve bunun üzerinden eleştirilerini filmlerine taşıyan Godard, kadın oyuncuları üzerinden verdiği mesajlarında toplum eleştirisi yapıyor ve politik bir sinema deneyimini bizlere sunuyor. Ateşli bir fikir savunucusu olması, onun her filminin mesajlarla dolu olmasına yol açıyor. Örneğin o pek çok filminde başroldeki kadın oyuncusunu fahişe yapmıştır. “Une Femme Est Une Femme” (1961), “Vivre Sa Vie” (1962), “Le Mepris” (1963), “Une Femme Mariee” (1964), “Masculin / Feminin” (1966), “Made in USA” (1966) gibi filmlerinde işlediği fahişelik teması, ataerkil düzenin kadınlara çalışmak ve para kazanmak için pek de yol açmaması karşısında, bağımsız bir hayat yaşamak isteyen kadınların bedenlerini satmasını ve bunun sonucunda da bizzat ataerkil düzen tarafından cezalandırmalarını anlatıyor. Godard, bu filmlerinde döneminin Paris’inde herkesin fahişelik yaptığını göstermek istiyor. “Hepimiz, hangi mesleği yaparsak yapalım karşılığında kendimizden ödünler veriyoruz ve bunu para için yapıyoruz” mesajı taşıyan fahişelik teması, Godard’ın estetik ile mesaj verme tekniği ile güzel başrol oyuncusu kadınlarından topluma yansıyor. 

Posteritati
Vivre Sa Vie’de, ismini Zola’nın romanından alan Nana karakteri, özgür yaşamak için kocasını terk eder ve fuhuş yapar, sonunda ona iş bulan adamlar tarafından öldürülen Nana, ataerki tarafından cezalandırılmıştır.

Pinterest
Sadece Le Mepris filminde fahişelik yapan bir erkektir ki bunu da imgeler üzerinden gösterir. Michel Piccali, elindeki her şeyi para için kaybeder. Godard’a göre bu da fahişeliktir ve film sektörünün bir genelev olduğunu söyler. 

Haber Global
Fahişelik temasının dışında, onun kadın karakterlerinin, kendileri hakkında ikilemli düşüncelere sahip olduğu görülür. Kafalarında hep bir soru işareti vardır ve bir yolda ilerlerken kolaylıkla başka bir yola sapabilirler. Fakat onların böyle olmasının en büyük sebebi Godard’ın kendi ikilemlerini onlara vermiş olmasıdır. Kendini tanımayan ve toplumun onlara sunduğu hayatı yaşamak zorunda olan kadın karakterler, küçük yaştan beri izlenmeye alışmışlardır. Onlar yaşarlar ve çevrelerindeki eril toplum ne yapmaları gerektiğini söyler. Onun filmlerinde, kadınlar varlıklarını jest, mimik ve kıyafetler ile belli eder. Bir erkeği böyle yönetirler ve sınırlarını böyle çizerler. Güzelliklerinin farkındadırlar ve toplumda güçlü konumda olan erkeği, etkileri altına alarak istediklerini yaptırırlar. 

Allocine
A Bout de Souffle filminde Patricia, otel odasında Michael’in onun memelerine baktığını bilmektedir ve ilgiyi oraya çekmek için bilerek sutyen de giymemiştir. Bundan haz duyar ve Michael’i istediği gibi yönlendirir. Seyirci ise Patricia’nın bedenine odaklanılan bu sahnelerde, tıpkı onun gibi izler Michael’i. Kurnaz bir kadının, erkeğini nasıl parmağında oynatabileceği seyirciye direkt kadının gözünden aktarılır.

Pinterest
Popüler kültürün ve her an ne yapacağı belli olmayan Batı kültürünün etkisi altında özlerini kaybettiğini düşündüğü kadınların, bir ruha sahip olmadıklarını yine A Bout de Souffle filminde Patricia üzerinden gösterir. Patricia, ihbar ettiği sevgilisinin polisler tarafından öldürülüşünü boş gözlerle izler ve kendi yoluna gider. Onda ruhun eksikliği görülür. 

mudi
Pierret le Fou’da, Marianne de sevgilisinin ölümüne sebep olduğunda aynı kayıtsızlıktadır. Godard’ın kadınları acımasız ve kayıtsızdır. Dengesiz oldukları için her an her şeyi yapabilirler ve onlara güvenen erkekleri yarı yolda bırakırlar. Godard’ın erkek karakterleri ise bunu bildikleri halde bu güzel ve tehlikeli kadınlardan kolay kolay vazgeçmezler. 
 

Fresh Movie Quotes
Masculin/Feminin filminde, popüler kültür, magazin dergileri ve moda tarafından aynılaştırılmış kadınların, kendini geliştirmiş ve toplumdaki aynılıktan kurtulmuş farklı erkekler için çok büyük bir tehlike olduğunu anlatır Godard. Filmdeki kadın karakterlerin hepsi birbirinin aynısıdır ve aynı şeylerden hoşlanırlar. Paul, Madeleine’in ruhunun derinlerini keşfetmek için elinden gelen her şeyi yapar ve sonunda, ruhunun herhangi bir derinliği olmadığını fark eder. 
 

Gördüğünüz üzere Godard, filmlerindeki kadın karakterleri üzerinden kendi felsefesini izleyiciye yansıtırken son derece acımasız bir yol izlemiş. Aşk – nefret ilişkisi yaşadığı kadın karakterlerini her ne kadar olabildiğince kötü göstermeye çalışsa da bugün onların her biri kült haline gelmiş durumda. Kadınların kendi özgürlüklerini elde etmelerini ve ruhlarının derinliğini keşfetmelerini isteyen Godard, herhangi bir filminde karşımıza böyle bir karakter çıkarmayarak akıllardaki “60’larda bir kadın nasıl Godard’ın istediği gibi olabilir?” sorusunu da cevapsız bırakıyor. Evet sevgili erkekler sizlere kanun kaçağı olmadığınız günler dilerken sevgili kadınlara da sevgililerinin ölümüne sebep olmadıkları günler diliyorum.
Hayat bir Godard filmi değil, unutmayın.

Kaynakça:
Jean Luc Godard Sinemasında Kadının Yeniden Sunumu - Deniz Derman

Yukarı Kaydır