Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
İncir Gölgesi Cinayetleri - 1. Bölüm
STORIES

İncir Gölgesi Cinayetleri - 1. Bölüm

22 Kas 2022

Polis, şu meşhur Hicazkâr Korusunun içindeki toplu mezarları bulduğunda yer yerinden oynamıştı. Çok yaşlı ve dev bir incir ağacının kökleri arasına gömülmüş yedi kadın cesedi! Hem de öyle sıradan bir gömülme değildi. Bir ölüyü onurlandıracak şekilde toprağa yerleştirilmiş yedi kadın, ülkedeki tüm insanların dikkatini çekmişti. Sadece birkaç saat içinde, sosyal medyanın gündemi “İncir gölgesindeki cinayetlerdi…”

Hiçbir polisin ya da gazetecinin dikkat etmediği bir detay vardı. Hicazkâr Korusundaki o tek incir ağacı, birkaç sene öncesine kadar çok kötü bir durumdaymış. Eti çürüyen bir insan gibi ölümü bekliyormuş. Başucunda ise tek bir insan…

Kendi dünyasının sessiz kahramanı olan Maksut Efendi, bir ağaç uzmanı olarak yıllardır bu yaşlı incir ağacı ile ilgileniyormuş. Korudaki tek incir ağacını yaşatmak için elinden gelenin en iyisini yapmış. Ama nafile! Söylediğine göre bir hastalığı olmalıymış bu ağacın. Dallarını, yapraklarını çürüten bir hastalık…


Sonra bir şey olmuş! Maksut Efendi’nin her mevsim geçişinde hazırladığı raporlara göre bu kadim ağaç, son iki yılda garip şekilde iyileşmeye başlamış. Yani yedi kadının kökleri arasına gömülmesiyle aynı zamanlara denk gelen mucizevi bir iyileşme! Tabi ki Maksut Efendi’nin böyle bir tesadüften haberi yoktu. O, bu kadar özel bir ağacın yeniden güçlenmesine, iyileşmesine seviniyordu sadece…

Ne garip değil mi? Doğanın ölümü bu kadar sevmesi yani… Yok olan, çürüyen, kurtlanan her detay, toprağın içine süzülen bir can damarı gibi… Tıpkı yedi ölü bedenle yeniden doğan yaşlı incir ağacı gibi…

Ha! Bu arada size kendimden bahsetmeyi unuttum. Ben Zeynep. Otuzlarını geçmiş ama hayatındaki hiçbir eşikten geçmeyi başaramamış, kendi halinde bir kadın gibi görünsem de öyle değilim. Çünkü içten içe diğer insanlardan farklı olduğumu uzun zamandır farkındayım. Yedi blokluk polis lojmanlarının en karanlık, en eski odalarında büyüdüm. Tayinle gelip giden tüm kıdemli polislerin çok sevdiği babamsa, bu lojmanların en eski sakiniydi. Resmiyette bir kapıcı olarak görünse de aslında o izole dünyanın eli, kolu, her şeyiydi.

“Ragıp su borularından birisi arızalı!”
“Bizim çocuklar servisten inince eve kadar eşlik edersin değil mi Ragıp abi?”
“Senin kız da baya büyümüş be Ragıp!”

Evet, herkesin sevdiği Ragıp abinin kızı büyümüştü. Adı Zeynep olan ve lojmandaki herkesle arası iyi olan küçük kızı bendim. Gülümseyen, komik ve derslerinde daima başarılı bir çocuğu kim sevmez ki! Oysa içten içe bende bir gariplik olduğunu biliyordum. Lojmandaki diğer çocuklar gibi değildim mesela. Onların korktuğu her şey zevk veriyordu bana. Güzel bir çikolata yerken aldığınız tat gibiydi… Veya uçurtmanızın gökyüzünde havalanması kadar büyüleyiciydi bir kuşun ölmesini izlemek. Doğaya müdahale etmemek ama yok oluşun tüm detaylarını, kokusunu içine çekmek…

Babam önceleri, yaşadığım ilginç sorunları annemin bizi bırakıp gitmesine bağlıyordu. Ama zamanla yüzleşmek zorunda kaldı; benimle, içimdeki diğer çocukla ve hayatımızla. “Bizim amirlerden birisiyle konuştum kızım, seni bir psikoloğa götüreceğiz” dediğinde gülümsemiştim.

“Olur baba…”

Çok seviyordum babamı. Onun üzülmesini, bana bakarken aklından geçen soru dolu cümlelerin ağırlığını hissetmek istemiyordum. Tanımadığım insanlara, bana dair en özel duyguları açarak büyüyordum. Değişen tek şey ölülere olan bağlılığımdı. Çocukken ölü hayvan bedenlerine duyduğum ilgi büyüdükçe insanlara kayıyordu. Birkaç farklı psikolog hep aynı şeyi söylüyordu; “Ölüme karşı garip bir yakınlığı var Zeynep’in…”

Haklılardı. Sadece “garip” dedikleri şeyin bir tanımı yoktu.

Yirmili yaşlara gelip de bir üniversiteye gitmeyeceğimi veya bir aile kurmayacağımı anlayan babam telaşlanmıştı. Lojmanın hayli eski sakinlerinden Komiser Oktay ise bir akşam, babamın ufak kamelyasında çay içerken bu telaşı fark etmişti galiba. Her daim gür çıkan sesini alçaltarak babama eğilip;

“Senin Zeynep… Garip bir kız Ragıp Abi. Ama böyle sahipsiz de bırakmak olmaz. Ben diyorum ki ona emniyette bir iş bulalım. Hem gözümüzün önünde olur hem de senin için rahat eder. Ne dersin?”

Ah güzel babam… Nasıl sevinmişti! Koşar adım eve geldi ve bana sarılıp “oldu Zeynep!” demişti. Artık ölse bile gözü açık gitmeyecekti… Yine aynı cevabı verdim…

“Olur baba...”

Oktay komiserin sayesinde yaklaşık beş yıldır emniyette çalışıyordum. Cinayet masasının ve olay yeri inceleme şube müdürlüğünün olduğu binadaki herkes çok seviyordu beni. Çay, kahve ve amirlerin odaları benden sorumluydu. Ama her işe bakardım. Fotokopileri çeker, dosyaları taşır, bazen de bir köşede oturup yeni bir cinayet dosyasının tüm detaylarını dinlerdim. Kimse de “neden bu kız oturmuş bizi dinliyor” demezdi. Hatta eğlenceli bulurlardı bu halimi.

“E Zeynep sence bu adam katil mi?” diye sorup merakla vereceğim cevabı beklerlerdi. İlk zamanlar, özellikle cinayet masasındaki polislerin bana benzediklerini düşünürdüm. Ölüleri sevmek gibi yani… Ama sonrasında, bu dalga geçen ve duygusuz tavrın bir çeşit kendini koruma mekanizması olduğunu anlamıştım. Kesinlikle benim gibi değillerdi. O halde, neden farklı olduğumu anlamam gerekiyordu. Uzun süre bekledim cevaplar için…

Ta ki İncir Gölgesi Cinayetleri patlayana kadar, bekledim.


Bir kadının, köpeğini gezdirirken tesadüfen bulduğu ceset parçaları ülkedeki herkesi dehşete düşürmüştü. Panik, kaos ve garip bir sessizlik!
Türkiye’deki tüm gazeteciler direksiyonlarını aynı yöne kırmış ve “en iyi görüntüleri al” diyen haber müdürleri çoraplarını giyinmeden evlerinden çıkmıştı. Olay yeri inceleme ekipleri ve cinayet masasında ne kadar polis varsa, hepsi korunun içine kurulmuş çadırda toplanmıştı. İnanır mısınız, hepsinin pantolonları ve gömlekleri meslek hayatlarında ilk defa bu kadar düzgün ütülenmişti. Çünkü savcıların, politikacıların ve daha kötüsü yüzlerce gazetecinin gözü, onların üzerinde olacaktı. Gömleği ütüsüz bir polisin bu kadar görkemli bir cinayeti çözmesi saçma olurdu ne de olsa…

Bense, bu yoğun ve kalabalık günü kolaylaştırmak için götürülmüştüm koruya. Zeynep çayları kahveleri yapar, ortalığı toplardı. Oysa içten içe çadırdan çıkıp incir ağacının yanına gitmeyi ve savcının kontrol ettiği ölü bedenleri görmek istiyordum. Acaba nasıl gömülmüşlerdi? Yedi kadının saçları mesela, nasıl görünüyordu? Tırnak içlerinde kan var mıydı ya da küçük solucanlar gözlerini yemeğe başlamış mıydı?

Kafamdaki bu görüntüleri ve soruları tartarken yaptığım az şekerli kahvenin başındaydım. Sonra aniden dışarıda başlayan bir uğultu duydum. Yüzlerce insanın aynı anda konuşmasını fark edebiliyordum. Kısa sürede, korunun içinde başlayan uğultu, bulunduğumuz çadıra doğru yayıldı…

“Yedi kadın cesedi daha bulunmuş!”
©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?