Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
.
STORIES

Hikayelerimizle 2023’te #bizolalım

29 Ara 2022

2022’yi geride bırakmanın biraz hüznü biraz da heyecanı içindeyken BOBOscope ekibi olarak, 2023 yılını çok daha farkında ve çok daha bilinçli bir şekilde kucaklıyoruz. 2022’nin bizlerden neler alıp götürdüğüne odaklanmak yerine 2023 yılına ne kazandırabiliriz sorusuna odaklandığımız yılın son günlerinde, kazandığımız bu bilinci aşılamanın birbirinden farklı yollarını deniyor ve tüm bu denemelerimizi siz kıymetli okurlarımızla buluşturuyoruz. Biz 2023 yılından çok umutluyuz ve bu umudumuzu önce şahane bir senaryoyla satırlarımıza döküp ardından eşsiz bir video ile sizlere buluşturduk. Fakat kalplerimizde büyüyen umudu tarif etmenin başka yolları da olmalı diye düşünerek, kendimizi en iyi yaptığımız şeyle, kalemimizle yeniden ifade edelim istedik ve videomuzda değindiğimiz tüm konuları yüreklere dokunan birbirinden farklı hikayelerle sil baştan yarattık.

BOBOscope bu hikayelerle önce ben sonra biz oldu… Sıra ise hep birlikte var olmaya ve kimilerimizin göremediği kimilerimizin ise görmezden gelmeyi tercih ettiği hayatlara dahil olarak, bir arada olmaya geldi. Hadi öyleyse, biz kalemimizi yeni yıla umut olmak için oynatırken, sizler de gözlerinizi birlik olmak ve farkındalık aşılamak için oynatın. Bu yıl bir olalım, umut olalım ve en önemlisi #bizolalım!

Bir Mutlu Son Olmamalı

Zeynep Arısoy
 
Soluk duvarlara sahip hastanenin, ruhsuz ve bembeyaz odasına girdiğimde koluma girmiş annemin kolumu iyice sıktığını hissettim. Kafamı ona çevirdiğimde, bana umutlu gözleriyle bakıyordu. “Her şey iyi olacak, geçecek.” diyordu bu gözler. Ancak benimse, bana bakan bu gözlerin ardında görebildiğim tek şey acılarımın daha da artacağı mesajıydı.
 
Psikiyatrist, bana ve kolumu sıkıca tutan anneme baktı ve oldukça samimiyetsiz gülümsemesiyle oturmamı söyledi. Dediğini yaparken, karşımdaki beyaz önlüklü kişinin endişeli gözlere sahip annemi dışarı çıkardığını fark ettim. Biraz olsun içim rahatlamıştı, ama ölümü andıran bembeyaz odadaki gerginliğim asla kalkmayacaktı.
 
“Nasılsın?” dedi doktor. “Annenden son görüştüğünüz doktordan bir fayda göremediğinizi duydum. Gittikçe daha kötüleştiğini söylüyor. Senin bu konuyla alakalı görüşlerin neler peki? Şu an anlatmak istediğin bir şey var mı?” Doktorun ardı arkası kesilmeyen sorularına cevap olarak sadece yavaşça kafamı iki yana sallamıştım. Bir şey söylememi bekleyen bakışlar ise, istediğini alamayıp önündeki raporlara döndü. Biraz inceledikten sonra, bambaşka bir soru sormak için döndü bana.
 
“Halüsinasyonlar peki? Hâlâ devam ediyorlar mı?” Soruyu sorduğu an, gerilmemeye çalıştım. Tepkilerimden hiçbir şey anlamamaları için doktorlarla konuşurken kendimi iyice ayarlamıştım. Yine de boğazımda bir yumrunun oluşmasını engelleyemedim. Çünkü odada olmayan annemin, karşımdaki samimiyetsiz doktorun ve benim dışımda, başından beri “benimle” olan biri daha vardı. Bu kişi sadece benimleydi ve ben de, en azından kendi kafamın içinde, sadece onunlaydım. Sevdiğim erkeğin yanındaydım. Kafamı hafifçe pencereye çevirdim ve bembeyaz odaya köreltici ışığın girmesini sağlayan yerde, ışıktan daha fazla parlayan bir gülümseme gördüm. Gülümsemesine karşılık vermemek için kendimi tutuyordum. Hâlâ halüsinasyonlarımın devam ettiği bilinirse, işler benim için hiç iyi gitmezdi. Özellikle de beni bekleyen nişanın hemen öncesinde.
 
Doktor, sessizliğimden ne gibi bir anlam çıkardı bilemiyorum. Ama biraz da üzüntülüydü. Sanki bir şey söylemek istermiş gibiydi, ama kendini tutmuş ve önündeki reçeteye bir şeyler karalayıp bana vermişti. Reçeteyi elime aldığımda, ilacımın dozunun artmış olduğunu görerek büyük bir alaycılıkla güldüm. Tekrar doktoruma baktığımda, kendisinin suçlulukla bana bakmış olduğunu gördüm. Bütün bunlara kayıtsız kalarak yerimden kalktığımdaysa, doktor ayaklanarak bileğimden tutmuştu. Pencerenin önünde duran, sevdiğim adamsa gülümsemeye devam ediyordu. Hadi ama, diye düşündüm içimden. Beni biraz kıskanmalısın...
 
Doktor, düşüncelerimi “Bayım.” diyerek böldü. Sertçe gözlerimi ona çevirdiğimdeyse, gözleri reçeteye takıldı. “İlacı... kullanmasanız da olur. Şimdilik halüsinasyonlarınızın dinmesi için elimden geleni yapıyorum. Ama öbür konularda, hele ki ailenizin baskısıyla, size yardımcı olamıyorum. Mesleğimin etiği gereği bu durum beni oldukça rahatsız ediyor. Bir gün aileniz olmadan gelirseniz, daha rahat bir şekilde bana içinizi dökebilirsiniz. Gerçekten, gelmeniz gerekiyor.” 
 
Bu doktor, bana hastalıklıymışım muamelesi yapan diğer doktorlardan oldukça farklıydı. O yüzden kendimi gülümsemeye zorlamış ve ardından konuşmuştum. “Dökecek bir içim bile kalmadı, doktor. Ama eğer haftaya gerçekleşecek nişanıma katılmak isterseniz, seve seve kabul ederim.” dedim. Doktorun başta samimiyetsiz gelen görüntüsü, şimdi kederli bir endişeyle doluydu. Raporda gördükleri onu etkilemiş olmalıydı. Nasılsa ben hem ailemin hem de çoğu insanın gözünde, cinsel kimlik bozukluğu yaşayan sapkın biriydim. Üstüne üstlük, bir eşcinsel olarak, âşık olduğu adamdan koparılmamla halüsinasyonlar görmeye kadar her türlü sıkıntıyı yaşıyordum. Ailem benim için en iyi tedavi olduğunu düşündüğü ilaçlarla durumumu daha da kötüleştirmiş, homofobik doktorların sözde semptomlarıyla yaşama sevincimi baltalamıştı. En azından evden atmamışlardı beni, aksine daha kötüsünü yapmışlardı; umut etmişlerdi. Bir erkeği sevmememi, gözümün kadın olan bambaşka birini görmesini, aldığım tedavilerle daha iyi olup “evlenip bir baba olacağımı” umut etmişlerdi. Ne güzel de destek oluyorlardı bana. 
 
Bana baktıkları her kaygılı bakışta daha da kötüleşiyordum. Onların bana bakışlarına karşı, içimdeki savaş da bana bambaşka bir bakışı gösteriyordu. En azından ben, kendi durumumu böyle yorumluyordum. Çünkü ne zaman biri bana baksa ve ben de ona baksam, arkada bir yerlerde sevdiğim adam çıkıyordu karşıma.
 
Aynaya bakıyordum, bana gülümsüyordu. Bir yere davet ediliyordum, benimle asla gelemeyecek olduğunu bilirmiş gibi surat asıyordu. 
 
İfadesiz ruhuma rağmen sevdiğimin hayaleti, tüm gün boyunca benim yerime tepkiler veriyordu. Onu tahmin edilemeyecek derecede özleyen benliğimse, ona doğru kaçamadığım her anda kendi kimliğine lanetler okuyordu. Her dakika dünyadan nefret ediyor ve gerçekliğine ağlıyordu. Tabii ben de sırf onu daha fazla görebilmek adına, ilaçlarımı asla almıyordum. Aşkımın uğruna delirmeye hazırdım, zaten deliymiş gibi gözüküyordum.
 
Odadan çıktığım sırada annem koluma girmiş ve beni eve sürüklemiş, peşimde dolanan illüzyon ise elimden tutmuş ve güçlü olmamı istercesine beni desteklemişti. Günler geçti; aynada, yolda, odanın kenarında, her yerde görünen görüntü daha da belirginleşmişti benim için. Ayrıca bu görüntünün, gün geçtikçe bana gösterdiği gülümsemeleri de azalmıştı.
 
Nişanımın olduğu güne geldiğimde, içime oturan büyük acıyı bastırmaya çalışarak başlamıştım güne. Benimle evlenecek olan kadına yazıktı, bana dayatılanlarla ezilen benliğime yazıktı. Ama hiçbir şey yapamıyordum yine de. Rolümü oynamaktan başka seçeneğim yoktu.
 
Elimden her dakika çıkarmak için uğraşacağıma emin olduğum yüzükler, ben ve kadının parmağına takılırken aklımdan bin bir türlü düşünce geçiyordu. Bir köşede, elini yüzüğü ona takmamı istercesine uzatmış halüsinasyonuma baktım. Anca o zaman ilk kez gülümseyebilmiştim.
 
Çok anlamlı bir sahne olduğunu düşünüyordum bu sahnenin. Bir yandan da kendimce sayıklıyordum. “Bir mutlu son olmamalı.” dedim, içimden attığım çığlıklarla beraber. 
 
Prens, başka bir prensi öpmemeliydi. Prenses, bambaşka bir prensese gönlünü kaptırmamalıydı. Aşk hikayelerinde iki erkek, iki kadın ya da daha nicesi kombinasyonlar bulunmamalıydı. Eğer bulunursa da hepsinin sonu aynı acıyla sonlanmalıydı. Hepsi, sevdiğinin hayaletini kalbine gömen biri ve ona dayatılan her şeyi kabul eden biriyle sonlanmalıydı. Asla sevgiyi temsil etmeyen bir yüzükle sonlanmalıydı. 
 
Bir mutlu son olmamalıydı. 

Kusurlular Dünyası

Yağmur Ergu
 
Dışarıda korkunç fırtınaların koptuğu, yağmurun okyanusa, okyanusun ise şehre karıştığı bir felaketin insanları yerle bir ettiği, son derece korkunç bir günde gelmişim dünyaya. Annem, babam ve tüm yakınlarımız bana felaketin çocuğu diye seslenirdi bu yüzden. Fakat bana böyle seslenmelerinin tek sebebi, bir sürü insanın canından olduğu bir günde doğmam değildi doğrusu. Ne hikmettir ya da nedenindir bilinmez ama bir miktar fiziksel kusur eşliğinde açmıştım dünyaya gözlerimi. Tenimin renkleri birbirine karışmış, biraz esmer biraz beyaz tenli gelmiştim dünyaya. Tabii, yalnızca bununla sınırla kalmamış bir de fazla tüylü doğmuştum annemin kucağına. Felaket bebek demişlerdi bana bu yüzden. Büyüdükçe felaketin çocuğu oldu adım ve en son felaket bir kadın olarak işittim ismimi…
 
Sanırsam annemle babam evlenmeden önce yapmışlardı beni. Çocukken bunun ne anlama geldiğini elbette ki bilmiyordum ama büyüdükçe öğrenmiş bulundum. Topluma göre bir günahın tohumuydum anlayacağınız. Bu yüzden lanetli olmam çok olasıydı. E, tabi bir de üzerine korkunç bir günde doğmam bu günahın bedeliydi annemle babam için. Onlar da hiç sevmediler beni, tıpkı birbirlerini hiç sevmedikleri gibi…
 
Ne kadar kusurlarım da olsa insandım ve her insan gibi büyüyordum hak verirsiniz ki. Fakat ne aile sevgisi görüyordum ne de insan şefkati… Her dışarı çıktığım insanlar korkunç bakışlarını üstüme yöneltiyor, her eve girdiğimde annemle babam sanki ben orada yokmuşum gibi davranıyordu. Bana bakmaya mecbur hissettiklerini anlayabiliyordum, söylemelerine gerek yoktu. Sevmiyordum, ilgi görmüyordum… Bu yüzden hastaneye götürülmem de epey bir uzun sürmüştü. Tamamen ilgisiz büyüdüğüm için ve mutsuzlukla bezendiğim için ise kendimi mutlu etmeyi yemek yemekte bulmuştum. Evde ne varsa yiyor, annemden fazla fazla yemek talep ediyor ve bulduğum her türlü abur cubur büyük bir keyifle mideme indiriyordum. Yemek yemek hayatımdaki en büyük zevklerden biri haline gelmişti. Bu zevkinde büyük bir bedeli vardı ve ben artık hem farklı ten renkli hem tüylü hem de şişman bir kız çocuğu olmuştum.
 
Nihayet 7 yaşına geldiğimde annem karşısındaki çirkinliğe daha fazla dayanamamış olacak ki beni doktora götürmeye karar vermişti. Doktor ise bir deri hastalığımın olduğunu söylemiş ve adına “Vitiligo” demişti. Vücudumdaki aşırı tüylenmenin ise genetik olabileceğini ve ilerleyen yıllarda çözülebileceğini söylemişti. Kilo sorunumun ise psikolojik olduğunu belirtmişti anneme. Annem ise doktorun söyledikleri karşısında hiç de rahatlamış görünmüyordu. Zorla tuttuğu tombik elimi yol boyunca ara ara sıkmış ve canımı acıtmıştı. İstemiyordu beni, utanıyordu benden farkındaydım. Küçücük bir çocuk bunun farkına nasıl varır demeyin insan yalnız büyüyünce, çabuk öğreniyor hiç şüpheniz olmasın. Hala kulaklarımda çınlar doktorun “Vitiligo” deyişi. Hayatımı karartan bir hastalığın adıydı bu, hayatımı kararttığını düşündüğüm anlar elbette ki bu hastalığın en büyük şansım olduğundan habersiz olduğum anlardı.
 
Okula başlamıştım, hastalığımın ne olduğunu öğrendiğim günden hemen sonra. Annem yine istemeden tombik ellerimden tutmuş ve beni okulun dış kapısına kadar bırakmıştı. Elimi bıraktı ve akşam seni buradan alırım deyip arkasına bile bakmadan geldiğimiz yöne doğru gitmeye başladı. Kendimden büyük sırt çantamla ve özensiz kıyafetlerimle okul binasına doğru yürüdüğümü ve elimde içine çikolata sürülmüş bir somun ekmekle içeriye doğru ilerlediğimi hatırlıyorum. Ne yazık ki hatırladığım tek şey okul binasına yürüyüşüm değil, yolda yürürken benim kadar küçük çocukların elleriyle beni göstererek dehşete düşmeleri. Benden korkup annesine sarılan bir çocuk olduğunu bile hatırlıyorum. O gün bile “Abartmayın yahu!” diyebilmiştim içimden. Neyse ki umursamaz bir çocuktum ve elimdeki çikolatalı ekmeği büyük bir zevkle ısırmaya devam etmiştim. Ta ki akranlarımla gerçekten yüzleşmeye başlayana kadar…
 
İlkokul yıllarım tahmin edersiniz ki korkunç geçti. Akranlarım hem ten rengimin farklılığıyla dalga geçiyor hem tüm bedenimi kaplamış tüylerimle kendilerine eğlendiriyor hem de şişkoluğumla olabildiğince dalga geçip beni hayattan koparıyorlardı. Hasta, şişko, tüylü ve yalnızdım. Kimsenin merhametine ve dostluğuna ihtiyacım yoktu demeyeceğim çünkü çocuktum ve elbette ki insanlarla arkadaşlık kurmaya ihtiyacım vardı. Bazen öğretmenlerimin bile benimle ilgili yapılan kötü bir espriye bıyık altından güldüğüne şahit oluyordum. Belli ki kötüydü insanlar. Hem de çocuk, genç, yetişkin, ihtiyar demeden, herkes kötüydü. Ben ise asla kötü olmayacaktım. O yaşımda kendime bunun sözünü vermiştim. 
 
Liseye geçtiğimde ise herkeste olduğu gibi bende de bir şeyler değişmeye başladı. Bu değişimin adı büyümekti. Annemle babama minnettar olduğum tek şey, ikisinin de güzel genlere sahip olmasıydı. İşte bu güzel genler sayesinde tenimin rengi diğerlerinden farklı da olsa, son derece güzel, göz alıcı, alımlı ve gösterişli bir genç kız olmaya başlamıştım. Ya da ben öyle sanıyordum çünkü. Bu değişimi tek gören bendim. Okuduğum lisenin büyük sınıflarından erkek öğrenciler sınıfıma gelip bana kaçamak bakışlar atıyor ve ardından yanaklarını şişirip benimle dalga geçiyorlardı. Kızlar ise süründükleri ucuz parfümlerle yanımdan geçiyor ve tenlerini kaplamış oluk oluk fondötenle bana diyet kraker uzatıp yüzüme kocaman bir kahkaha patlatıyorlardı. Resmen kilom, ten rengi farklılığımın önüne geçmişti ve artık alay konusu olduğum tek şey şişko bir genç kız olmamdı. Ha tüylerine ne oldu diye soracak olursanız, bir epilasyonla hepsi çözülmüştü bile. Anlayacağınız artık aynaya baktığım zaman hem rengarenk tene sahip bir kız hem de kilolu mu kilolu bir ergen görüyordum.
 
Elbette ki çok mutsuzdum. Kimsenin beni beğenmemesi korkunç bir şeyken benim kendimi beğenmiyor olmam yaşadığım şeylerin en kötüsüydü. Ben de en kötüsüne odaklanmayı tercih ettim ve kendimi mutlu etmek için atmam gereken en büyük adımı attım. Üniversiteye geçene kadar sıkı bir spor ve diyet programıyla kilo vermiş ve oldukça fit bir vücuda sahip olmuştum. Beni uzun süre sonra gören herkes şaşkınlığa uğruyor ve adeta hayranlığını gizleyemiyordu. Üniversiteye geçtiğimde hem çok güzeldim hem de çok farklıydım. Artık kusurlarımla dalga geçilmiyor onun yerine tüm bu farklılıklarıma övgüler yağdırılıyordu.
 
Artık yalnız değildim. Annem bile beni birdenbire çok sevmeye başlamış çocukken çaktırmadan sıktığı elimi “Benim güzel kızım” edalarıyla öpmeye başlamıştı. Anlamsızdı elbette ki, çok geç kalınmış bir sevgi gösterisiydi bu. Ona ve anne şefkatine ihtiyacım yoktu artık, tren çoktan kalkmıştı. Babam ise güzelliğimi dilinden asla düşürmeyen ve bu güzelliğin bir an evvel değerlendirilmesi gerektiğini düşünenlerdendi. Beni evlendirmek için cümle aleme haber salıyor, şöyle en zengininden bir koca arıyordu kızı için. Bana ise bunu anlatırken, “Dışarıya güvenmiyorum babacığım, sokaklar senin gibi güzel insanlar için çok tehlikeli!” şeklinde beni uyarıyordu. Sanıyorum ki bu durumu kendinden biliyordu…
 
Ne anneme ne de babama kulak asıyordum. Evliliği ise asla düşünmüyordum çünkü görerek büyüdüğüm evlilik korkunç bir evlilikti. Tek hayalim ve idealim gerçekten kabul edilebileceğim bir mesleğe sahip olmaktı ve üniversiteyi bitirmemle o işin beni bulması bir oldu. Tamamen tesadüfen karşılaştığım bir menajer sayesinde modellik kariyerime ilk adımımı atmıştım. Sıra dışı ten rengimle ve olağanüstü bedenimle adeta tüm markaların birlikte çalışmak istediği model olmuş ve günümüzün en popüler mankenlerinden biri olmuştum. Elbette ki ailemin beni bıraktığı gibi ben onları bırakmamış ve attıkları her adımda yanlarında olmaya devam etmiştim. Fakat kendimi kusurlarından arınmış bir insan olarak görüyordum. Ten rengimi değiştiremiyor olsam bile fazla kilolarımı vermiş ve dış görünüşüme en uygun olan mesleği tercih etmiştim. Artık kusursuzdum anlayacağınız fakat gerçekten mükemmel olmam küçük bir kız çocuğuyla karşılaşmamla birlikte oldu. 
 
Panik halinde işe yetişmeye çalıştığım günlerden biriydi. Yüksek topuklu ayakkabılarım nedeniyle Arnavut kaldırımının azizliğine uğramamak için hem hızlı hem de dikkatli adımlar atarak ilerlemeye çalışıyordum. Tam o esnada küçük bir kız çocuğunun kahkahalarını işitti kulaklarım. Sesin geldiği yöne baktığımda ise bu küçük kız çocuğunu doyasıya öpen ve öperken gıdıklayan bir kadın gördüm. Kadın onu durmadan gıdıklıyor ve bir taraftan öperken diğer taraftan kahkahalar atıyordu. Küçük kız ise kadına “Anne yapma!!” diye karşılık veriyor ve tutamadığı kahkahalarını sokakta yankılatıyordu. Biraz daha yaklaştım ikisine ve gördüğüm şey karşısında gözlerimden düşen yaşlara hakim olamadım. Küçük kız, tıpkı benim gibi Vitiligo hastası ve yaşına göre olabildiğince kiloluydu. Elinde ise epeyce büyük bir kraker poşeti taşıyordu. Küçük kızda adeta kendimi görmüştüm. Fakat aramızdaki fark ise onun çok mutlu olmasıydı. Onlara dikkatlice baktığımı fark eden küçük kız ve annesi, soluğu yanımda aldı ve küçük kız eteklerime yapışıp “Anne bak, büyüyünce ben de bu abla gibi olacağım!” dedi. Küçük kızın annesi ise yanıma doğru ilerlettiği adımlarını “Anneciğim sen zaten tıpkı o abla gibisin…” diyerek tamamladı. Küçük kızı kucağıma alıp annesi ile tanıştım. İkisi de o kadar güzel insanlardı ki, artık kötülüğe değil iyiliğe inanmaya başlamıştım. 
 
Yaşadığım bu tecrübenin ardından şunu fark etmiştim. Hiçbir zaman kusurlu olan ben olmamıştım aslında. Kötü, çirkin, tüylü, farklı ve kilolu olanlar bana kusurlu hissettirenlerdi. Ben her zaman kusursuzdum ve yalnızca kusurlu olan dünyanın bir kurbanı olmuştum. Yaşadığım şeyler hiçbir zaman benim problemim olmamıştı, burası kusurlular dünyasıydı ve ben asla onlardan biri değildim… 
 
 

Onlardan Biri

Beyhan Beyhan
 
Bizimki ilk görüşte aşk olarak başlamıştı, o vitrinden içeri bakıp yanındaki insana beni göstererek zıplıyor bense içeriden kendimi gösterebilmek için bin bir çeşit maskaralık yapıyordum. Beni istediğinden emindim ama gözü başka bir arkadaşıma kayacak diye de ödüm kopuyordu. Sonra kapıdan içeri girdiği gibi soluğu benim yanımda aldığında rahat bir nefes aldım. Ten uyumu derler ya işte bizimkisi tam da öyle bir şeydi. Beni kucağına aldığı an dünya durmuş, bulunduğum çirkin ortam resmen cennete dönmüştü. 
 
Tahmin edersiniz ki hayat benim için çok zor başlamıştı. Küçücük yaşımda annemden koparılmış babamı da hiç tanımamıştım. Kardeşlerim ise benden çok daha önce evimizden zorla alınmış ve bilmediğim diyarlara yollanmıştı. Neredeyse kendimi bildim bileli ufacık bir odada kalabalıklar içinde yapayalnız yaşıyordum. Hijyenden ve yemekten bahsetmeme gerek bile yok, çünkü ikisinin de esamesi okunmuyordu. Sevgi, hiç görmediğim ama içten içe bildiğim bu yüzden de durmadan arzuladığım eksik yanımdı. Bir gün mutluluğu bulacağımı biliyordum, sadece çok uzak olmamasını umuyordum çünkü ömrüm çok kısaydı…
 
Evet şimdi onun kucağındaydım, beni durmadan öpüyor kokluyor ve hiç bırakmayacak gibi sarılıyordu. Bense mutluluktan onun suratına öpücükler konduruyor ama bir yandan da bu mutluluğum kısa sürecek diye ödüm kopuyordu. Bana bir ömür gibi gelen ama muhtemelen kısacık bir yolculuğun sonunda onun evine gelmiştik. Yuva böyle bir şey sanırım diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. İçeriden gelen mis gibi yemek kokuları evin sıcacık atmosferiyle birleşmiş, içerideki diğer insanların bana olan kocaman sevgisiyle kalbim patlayacak kadar hızlı atmaya başlamıştı. Gerçekten karşılıksız bir şekilde bu kadar sevilebilir miydim? Bu kadarı benim mini kalbime çok fazlaydı ama annemden koparıldığımdan beri kendimi ilk kez “evde” hissediyordum. 
 
Başlarda ailece çok eğleniyorduk. Evet ailece diyorum çünkü onlar benim ailemdi! Bana her baktıklarında gözleri ışıldıyor, beni kucaklarından indirmiyor hatta yatağa bile beraber giriyorduk. Sabahları genelde babam beni gezmeye çıkartıyor, eve gelince de annem ayaklarımı siliyordu. Kardeşim onlardan daha geç uyanıyor ve günün büyük bir kısmında evde olmuyordu ama geri geldiğinde mutlaka benimle oynamadan odasına gitmiyordu. Bense tüm gün bitmeyen enerjimle etrafta koşturuyor sonra da bahçede güneşin altına yatıp sıcacık yuvamın keyfini çıkartıyordum. 
 
Muhtemelen günler haftaları haftalar yılları kovalıyor bense bunu sayamıyordum ama bir şeyler eskisi gibi değildi hissediyordum. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjim yerini uzun uyuklamalara bırakmış, nadir gittiğim doktor ziyaretlerim gün geçtikçe artmıştı. Başlarda gördüğüm ilgi zaman geçtikçe azalıyor hatta yok oluyordu. Bir zamanlar yersiz sandığım korkularımın gerçek olma ihtimali ise yaklaştıkça yaklaşıyordu. Ailemin kendi aralarında konuşmalarına şahit oluyor, anlamasam da bir şeylerin ters gittiğinin hissedebiliyordum. Ne olmuştu ne değişmişti bilmiyorum ama suçu hep kendimde arıyordum. 
 
Yine doktora gideceğimizi düşündüğüm günlerden birinde babamla evden çıkacakken kardeşimin bana sımsıkı sarıldığını hatırlıyorum. Gözlerinden dökülen yaşlar boynumu ıslatıyor, babamın tüm çekiştirmelerine rağmen beni bırakmamak için direniyordu. Her zamanki gibi geri gelecektim, neden bu kadar üzülüyordu anlamıyordum. Oysaki o benimle kendince vedalaşırken ben her şeyden habersiz kendi sonuma doğru yürüyordum.
 
Anlayacağınız üzere o gün ne doktora gittim ne de evime geri geldim. Kardeşimle ilk tanıştığım yerden çok daha küçük ve pis bir yerde kalan ömrümü yaşamak üzere terkedildim. Zaten yorgun düşmüş olan bünyem o günden sonra bir daha hiç kendine gelemedi ve içine onca sevgiyi sığdırmış minik kalbim artık atmamayı tercih etti. Merak etmeyin, ben son ana kadar ailemi sevmeye devam ettim ve son nefesimi verirken gözümün önünden yuvama ilk adım attığım andan başka hiçbir şey geçmedi. Beni neden terk ettiklerini hep merak ettim ama bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Şimdi kimsenin bilmediği ve hiçbir zaman da bilemeyeceği bir yerde yatıyorum. Ha bu arada adım Ares, daha doğrusu Ares di ama siz bana bir hevesle alınıp hevesi geçince ölüme terkedilmiş milyonlarca köpekten biri diyebilirsiniz…

Hayatımın Fragmanı

Ecem Yılmaz
 
Koltuğumda, televizyonun karşısında geçirdiğim kaçıncı günümdeyim bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. İşten ayrıldığım günden beri hayatın ne kadar boş, ne kadar keyfe keder yaşanabileceğini deniyorum. Deniyorum da ne oluyor? Sağ kulağım uyuştukça sola, sol kulağım uyuştukça sağa dönüyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, yaşadığımı hissettiğim nadir günlerin içindeyim… Elimdeki kumandaya bir bakın! Kullanılmaktan rakamları silinmiş. Her kullanılan insan da dünyadan böyle silinir mi? Neyse, bunları düşünmenin sırası değil… Kanal zaplamaya devam edeyim.
 
Hah! Yine klişelerinden usandığımız bir aşk filmi… Erkek kadını terk ediyor, kadın merdivenlere çökmüş ağlıyor ve ona ihtiyacı olduğunu haykırıyor kesin. Ya da gitmemesi için yalvarıyor falan filan… Çok dinledik, gördük, -hadi itiraf edeyim, biraz da yaşadık- böyle şeyleri. Tam ezberlemediğim bir senaryo aramak için kumandaya gittiğinde elim, bir şey fark ettim. Merdivene doğru yaklaşan bir herif, ağlayan kadının galiba eski eşi. Yüzüğü kadının suratına fırlatırken kadının gözlerinin ağlamaktan değil, dayak yemekten şiştiğini fark ettim. Kaç yapımı Allah aşkına bu film? Mağdur kadını göstermekten bir türlü usanmadılar değil mi?! Hepimiz yaşadık böyle şeyleri, ne kadar kaçsak da silinmedi vücudumuzdaki izleri… O yüzden tahammülüm kalmamış olmalı. Geçelim.
 
Son dakika haberlerini veriyor yine sarışın, koca memeli, mini etekli spiker. Prompterdan hazır haber okumak dışında yapabildikleri bir haltın olmamasına ne demeli… Seçmece usulü toplanıyorlar sanki bunları bir pazardan, hepsini aynı tepsiye koyup sürüyorlar fırına ve röfleli, kalem etekli, hokka burunlu olup çıkıyor hepsi. Kamera kayıttan çıkar çıkmaz patronlarıyla cilveleştiklerine yemin edebilirim ama neyse, şimdi buralara girmeyelim. Geçtim.
 
Buyur işte… Okumamışların toplandıkları sabah kuşağı programlarından biri. Tek marifeti hayatı boyunca yaptığı sütlacın pirinç oranını doğru tutturmak olan kadınlar matinesi… Kaynanaları tarafından oylanıyor, onaylanmıyor, bazen de azarlanıyorlar. Biriyle evlenmek, ailesiyle de evlenmek demek olduğu için kocalarına sarf ettikleri eforun iki katını, çevresindeki insanları mutlu etmek için de sarf ediyorlar. Burada kazandıkları bir çeyrek altın onları mutlu ediyor, çünkü kadın milletini ne hikmetse paradan başka hiçbir şey mutlu etmiyor. Geçelim…
 
Belgesel izlemek sanırım en iyisi, hiç değilse biraz kültürlenirim. Çevirdiğim kanalların bugün bana bir garezinin olduğuna eminim. Kur yapan ve çiftleşen hayvanlara denk geldiğime inanamıyorum. İşte burada erkek, insanlar aleminde olamayacak biçimde sergiliyor tüm hünerlerini… Neredeyse beni bile tavlayacak gösterisi sona erdiğinde, dişisi kabul ediyor bazı şeyleri. Herkes eriyor muradına, biz çıkıyoruz kerevetine. Böylelikle iki karşı cinsin birleşmesi, indirgenmiş oluyor tek bir şekle. 
 
Yine izlemeye değer hiçbir şey bulamadığım televizyonu bir sinirle kapatırken karşımdaki aynaya takılıyor gözlerim. Büyüdüğü evde şiddet görmüş, kocasının ailesine kendini beğendirmek için şekilden şekle girmiş, boşanmak istediğinde “Senin gözün zaten hep dışarıdaydı” yaftası yemiş ve iş yerinde yöneticisinin tacizine uğradığı için istifa etmiş bir kadınla göz göze geldim. Az önce resmen, hayatımın bir fragmanını izledim. Peki aynı şeyleri yaşamama rağmen, ben ne zaman böyle acımasız bir insana dönüştüm? Belki de çıkış yolu buydu yaşadığım bu korkunç hayattan: Yargılarımdan, dayatılan algılardan, bizi bize kırdıranlardan kurtulmak ve kadınlar için yükselecek her sesin ilk çığlığı olmak… Belki de budur ihtiyacımız olan, benzer hikayelerin başrollerini oynarken ve yalnız kalmaya mecbur bırakılırken inadına “Biz” olmak… 

Gökyüzünde Ne Çok Yıldız Var

Çiğdem Korkmaz


"Uzak diyarlardan geleli çok olmamıştı. Bilmediği bir yerde kendisini bulmanın, bilmediği bir yerde kendi olmanın tüm yükünü sırtlanmıştı. Taşınmak sadece eşyalarını, evini, bedenini taşımaktan ibaret değildi, bunu çok iyi öğrenmişti. Ev denen yapının çatısı altında da yersiz, yurtsuz hissedebiliyordu insan. Ait hissetmenin bir formülünü arıyor, bağ kurmaya çalışıyor fakat ne yaparsa yapsın karşılayamıyordu bu ihtiyacını."
 
Ailesi taşınma kararını açıkladığında arkadaşlarının yanından yeni dönmüş, tüm gün koşturmaktan nefes nefese kalmıştı. Su içmek için mutfağa girdiği sırada, annesi biraz hüzünlü biraz da kaygılı bir ses tonuyla açıkladı olanları. “Böyle gerekiyormuş.” dedi. Taşınmaları gerekiyordu. Neden böylesinin daha iyi olabileceğini ve göçün zorunluluğunu kimse açıklama zahmetine girmedi. Peki buradaki yaşamları ne olacaktı? Arkadaşları, okulu, her gün inmekten bıkmadığı bahçe, sokakta beslediği hayvanlar ne olacaktı? Kimse cevaplayamıyordu bu soruları, bildikleri tek şey kendilerini bekleyen koca bir bilinmezlik girdabı olduğuydu. Bu yüzden kimse birbirine geleceğe yönelik bir şey vaat edemiyordu. 
 
Hazırlanmaya başladılar. Bu evde yaşadıkları her duyguyu, biriktirdikleri her bir anıyı gazetelere sarıp kutulara yerleştirdiler. Kutuların tamamına “Hassas, kırılabilir!” yazsalar da yeni evlerinde paketler açıldığında kaç tanesinin sağlam çıkabileceği şüpheliydi. Boş eve attıkları son bakışın, sonu gelmeyecek bir vedanın başlangıcı olduğunu bilmiyorlardı. Hazırlıklar bitti, yola çıktılar. Bu yolculuk tahmin ettiklerinden çok daha uzun olacaktı. 
 
Eşyalar yerleştirilmiş, sıra yaşamlarını yeni bir dünyaya yerleştirebilmeye gelmişti. Sokağı tanımaya çalışarak başlayan bu serüveni okulun ilk günü takip etti. Zihnini kurcalayan birçok soru vardı. Yeni okulunu sevebilecek miydi? Arkadaşları olacak mıydı? Öğretmenleri şefkatle yaklaşabilecek insanlar mıydı? Cebine attığı tüm bu soruların yanıtlanması zaman alacaktı, biliyordu. Derken boş bir sıra bulup oturdu. Hepsi olmasa da sınıfın çoğunun kendisine merakla yaklaşması ve utandığı için konuşamayıp sadece adını söyleyebilse de onu tanımaya çalışmaları hoşuna gitmişti. Günler birbirini kovaladı. Sınıfta yavaş yavaş arkadaşlar edinmeye, derslerini daha iyi takip edebilmeye başlamıştı. Sabah derslerinden birindeydi. Öğretmen herkesin doğum yerini soruyor ve doğduğu yerin özelliklerini anlatmasını istiyordu. Sıra ona geldiğinde ise göç ettiği o diyarı anlatmaya başladı. Anlattıkça ne kadar özlediğini fark etti ve belki de ilk defa o kadar uzun bir süre konuştu. Konuşmasını bitirdiği an, öğretmeninin gözlerinin içine baktı ve orada daha önce karşılaşmadığı yoğun bir karanlık gördü. Öğretmen, “Biliyorum bahsettiğin yeri.” dediğinde gözlerinin içi parlasa da öğretmen anlatmaya başladığında bu diyara pek de aynı pencereden bakmadıklarını anladı. Çünkü öğretmeninin anlattığı şeylerde kötülük vardı, insanlar kötü ve pis, diyar ise felaketlerin göbeğiydi. Öğretmen konuştukça, havaya sadece kelimeleri değil gözlerindeki karanlığı da yayıyordu. Bu bakışın tüm sınıfa nasıl nüfuz ettiğine şahit oldu sonra. Hiçbir şey yapamadan sınıftakilerin kendisinden nasıl uzaklaştığını izledi.
 
Düşündü durdu. Düşündükçe kendisinden, ailesinden şüphe etmeye başladı. Ne kadar yıkanırsa yıkansın çıkmayan bir mikrop, ne kadar geri çekilirse çekilsin havaya yaydığı kötü bir koku vardı sanki. Kendisini önce ailesinden sonra geldiği diyardaki güzel anılarından soyutladı. Ailesi ile konuşamaz evde bir şey yiyip içemez hale geldi. Kendisinden ve kendisine benzeyen herkesten tiksiniyordu artık. Bunca insan yanılıyor olamazdı, belli ki öğretmen haklıydı. Bundan sonra kimse onunla konuşmayacak, tek başına bir yaşam sürdürecekti. Yalnızlığının altında ezilir hale gelse de okuluna gidip gelmeye ve derslerini takip etmek için çabalamaya devam etti. Ne de olsa bir yere uyumlu olmak, oraya ait olmakla eş değer değildi. 
 
Tek yaptığı şey ders çalışmaktı. Bu nedenle sınıftaki başarısı gittikçe artıyor, sınıftakiler ise bu durumu şaşkınlıkla karşılıyorlardı. Öğretmenlerinin bahsettiği diyardan gelen bu kız, nasıl olur da aptal olmaz diye anlamaya çalışıyorlardı. Aslında dikkatlerini çeken başka farklılıklar da vardı. Ders aralarında hayvanlara şefkatle yaklaşmasından sınıftaki herkesten daha düzenli oluşuna kadar birçok detay, öğretmenlerinin anlattıklarını yalanlıyordu.  Çoğu kişi olanı olduğu gibi görmeye başlamıştı fakat gerçek can sıkardı ve kimse uyanmak istemiyordu. 
 
Bir gece yıldızları izliyordu. Sabahki dersten öğrendiklerine göre irili ufaklı, daha sönük ve daha parlak birçok yıldız vardı. Farklılıkları gökyüzünü güzelleştiren bu yıldızlar ne kadar şanslılardı. Kimse onlardan aynı renkte, aynı boyutta ve aynı konumda olmasını beklemiyordu. Tam tersine ne kadar çeşitli olurlarsa görsel şölenin boyutu o ölçüde artıyordu. “Belki” dedi, “Belki insanlar da yıldızlar gibi olabilir”. Farklı galakside doğuyor olması bir yıldızı kötü yapmaz. Farklı renk, farklı büyüklük, farklı köşe, farklı parlaklık yıldızı yıldız yapmaktan alıkoyamaz. Bu düşüncelerine yanağından süzülen gözyaşları eşlik etti. 
 
Onu o yapan ailesi ve büyüdüğü diyardı. Bunu daha fazla inkar edemezdi. Bugün yüreğinde sevgiyi taşıyabiliyorsa, şefkati yaklaştığı tüm canlılara yaşam oluyorsa, zihni dengini aşıyorsa sebebi onlardı. O günden sonra kendisini tüm farklılıklarıyla sevdi. Zaten yıldızlar da böyle değil miydi? Farklılıklarıyla gökyüzünü güzelleştirirlerdi. Aynılaştırmak, farklılıkları yontmaya çalışmak yalnızca güzelliklerini örterdi. Bütünlüğün sırrı tüm parçaların aynı olmasında değil, farklı parçaların ahenkle birlikte var olabilmesinde saklıydı. Tüm parçalarını sarıp sarmalamaya karar verdi. Kendisi varlığına sarıldıkça, etrafındakiler de bu zinciri görmezden gelemedi ve tamamlamaya yeltendi. Görmek ve anlamak isteyene gökyüzü bile gerçekleri anlatabilirdi. Doğdukları galaksiler farklı olsa da gökyüzü tüm yıldızların eviydi. 

Umudun Manşeti

Gizem Yazıcıoğlu

Mayıs ayı olmasına rağmen, dışarıda hava kasvetli ve iç karartıcıydı. Cama çarpan her yağmur damlasının sesiyle, hastaların inlemesi birbirine karışıyordu. Zehra’nın bembeyaz önlüğü kanlar içindeydi… Acildeki bu telaş, yine bir yerlerde çatışma olduğunun göstergesiydi. Zehra, sakinliğini korumaya çalışarak, okulda ona öğretilen bilgileri kullanmak için elinden gelen bütün çabayı sarf ediyordu. İlgilendiği hastalardan birisi, onu kurtarması için Zehra’nın elini aniden tutarak gözlerinin içine sanki yalvarır gibi baktı. O, bu bakış karşısında ağlamamak için kendini çok zor tuttu. Bu duygusunu bastırarak, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle yaralının saçlarını okşadı ve ona gereken tüm müdahaleyi sağladı.

Bu yorgun günün ardından eve geldiğinde, babasının yargılayıcı bakışlarıyla karşılaştı. Ailesinin yanında olmayışı onu o kadar derinden etkiliyordu ki, iki uçurumun arasında kalmış gibi hissediyordu. Ailesi, onun burada bir geleceği olmadığını düşündüğü için, Zehra’yı sürekli olarak yurt dışına göndermek için baskı yapıyorlardı. Onların penceresinden baktığında, bu istemlerinin nedenini anlayabilse de, dokunduğu hayatların ona verdiği hissiyatı ve iyileştirdiği insanların gözlerindeki minneti hiçbir şeye değişemiyordu.

Ailesiyle arasındaki bu çatışma günden güne artmaya başladı. Babası İsmail Bey, kızının eğitimi için elindeki tüm imkanları kullanmaya çoktan hazırdı. Ama Zehra, tüm bu imkanları elinin tersiyle itiyordu. Ona göre, ailesinin imkanlarını kullanıp yükselmeyi kabul etmek hazıra konmaktan ve zavallı olmaktan başka bir şey değildi. Ayrıca eğitim hayatı boyunca verdiği emekleri, gecesini gündüzüne katarak çalışmalarının karşılığını ve daha nicesini ülkesinden kendisi geri almak istiyordu. Kendi ayakları üzerinde durmak istiyordu kısaca Zehra…

Zaman geçtikçe işler Zehra için iyi gitmemeye başladı. Ülkenin kötüleşen durumu mesleğini icra etmesini de engellemeye başladı. Bu ruhani yolculukta kendini iyice yalnız hissetmeye başlaması ise cabasıydı. Yaptığı çalışmaların bir sonuca varmadığını düşünmesi ise inancını sarsmaya başladı. Her akşam eve geldiğinde kızının çaresiz üzüntüsünü gören annesi Ayşe Hanım, kızını yanına çağırarak düşüncelerini sormak istedi.
“Neyin var benim güzel kızım?” dedi Ayşe Hanım kızına.
“Çok çaresizim anne. Bu kadar acının, bu kadar sefaletin içinde elimden bir şey gelemiyor olması beni mahvediyor. Ne aldığım eğitimin değeri kaldı artık, ne de mesleki kişiliğimin. İnsanların acılarını dindiremiyor olmak beni o kadar üzülüyor ki…” dedi ve aniden annesine sarılarak ağlamaya başladı.

Bu durum Ayşe Hanım’ı derinden etkiledi. O an yapabileceği tek şey kızının ipek gibi saçlarını okşamaktı. Kızının bu çaresizliğine kayıtsız da kalamazdı. Zehra’nın yanından ayrılarak İsmail Bey’in yanına gitti. Olan bitenden bahsederek bir çözüm ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. İsmail Bey, Almanya’ya gitmesi için Zehra ile tekrar konuşacaktı. Bu sefer ona kaşlarını çatarak değil de, anlayışlı ve sevgiyle yaklaşmanın doğru olabileceğini düşündü. Kızının geleceği için en doğru kararın bu olduğunu ve ailesinin hep yanında olduğunu hissettirmeye çalışacaktı. Zehra’nın kapısını çaldı İsmail Bey.

En başından beri kızının yanında olduklarını, iyi bir eğitim hayatının olması için çabaladıklarını söyledi ona. Eğitimine sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için bu adımı atması gerektiğini söyledi. Nasıl olsa zorlanırsa hemencecik geri gelebilirdi. Zehra’nın bu konuyla ilgili bir korkusu olmasa da, onu asıl endişelendiren durum memleketine hizmet edememekti. Yaşı daha gençti ve başarmak istediği çok şey vardı. İçine sinmese de, babasının teklifini kabul etmek durumunda kaldı. 
Ailesi sonunda onu ikna edebilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Yolculuk için tüm ayarlamalar yapıldı. Zehra kısa sürede tüm eşyalarını topladı ve şoför valizleri arabaya götürdü. Artık onun için yeni bir sayfa açılıyordu. Belki de alacağı eğitim onun kariyerinde bambaşka kapılar açacaktı. Kalbi biraz buruk, biraz da heyecanlı şekilde tren garına doğru hareket etmeye başladı. Gara geldiğinde, biraz ileride bağıran çocuktan aldığı gazeteyi çantasına sıkıştırdı. Artık veda vakti gelmişti. Annesi ve babasıyla sarıldıktan sonra, ürkek adımlarla yerine yerleşti. Yerine oturdu ve çantasından çıkarttığı gazetenin manşetine gözü takıldı.

“EFENDİLER, YARIN CUMHURİYET’İ İLAN EDECEĞİZ!”

Gözleri dolu dolu, yüzünde gülümsemeyle indi trenden Zehra. Kalbinde umut ve geleceğin mutluluğuyla…

Sevgimiz Filizlenecek mi?

Ecem Yılmaz

Gözlerimi açtığımda gece olduğundan emindim fakat gündüz olmasını dilerdim. Ellerime sımsıkı sarılmış bir adam, başucumdaki berjerde uyukluyordu. Ellerimi çekmeye kalktığımda ise aniden doğruldu. “Tamam, tamam bir şey yok” demeye başladı. Zaten bir şey yoktu… Kimi sakinleştiriyordu? Daha fazla paniklememesi için “Tamam, sakin ol. Sadece tuvalete gideceğim” dedim ve elimi elinden kurtardım. Yataktan kalkıp dışarıya bakarken martıların sesini duymaya başladım. Hava git gide aydınlanıyordu. Demek ki sabah olmak üzereydi… En sevdiğim saatler! Herkes evlerinde hiç uyanmayacakmışçasına uyuduğu için sokaklarda birbirini iten, koşturan, çarpışan ve tartışan yaratıklar görmemek ne kadar güzel! Evden adımımı atmaya korktuğumdan bu yatağa çakıldığım, yattıkça da kalkamadığım bir hayatım var artık. Buna kafa tutmalı… Bastonumdan yardım alıp yeleğime kadar uzandım ve dört sıradan oluşan inci kolyemi, titreyen ellerimle boynuma takmayı başardım. Kaç yıllık olduğunu sayamadığım makyaj malzemelerimin, bıraktığım yerde, banyodaki lavabonun köşesinde olduğunu anımsadım. Fermuarı açık çantadan, kızılcık rengi allığı çıkardım. İşte şimdi tamamdım…
 
Sokağa çıktığımda ilginç bir şekilde ıhlamur kokusu almaya başladım. Haziran-Temmuz aylarında olmamız imkansızdı! Yollar kar kaplıydı. Bu işten bir şey anlamadım ya… Yine de kokuyu takip ederek yürümeye başladım. Mahalledeki fırının önünden geçerken burnuma, ıhlamuru unutturacak taze ekmek kokusu çarptı. İçerden gülümsedi esnaf, “Gel teyzem gel” dedi suratımdaki ifadeden anlamış gibi. Birkaç dilim sıcak ekmek yedim. Ceplerimi yoklarken gördü beni, “Aman ha!” dedi. “Göz hakkıdır, helal olsun.” Garip… Gençliğimdeki gibi. İnce bir tebessümümüm, bence yakışıklıya yetti. “Hayırlı işler” diyerek dükkandan çıkarken, birden karıştı şehir. Garip garip aletlerin üzerinde, sanki kayar gibi hareket eden yaratıklar görüyordum. Belki de insanlardır, gözlüğümü evde unutmuşum… Ne tarafa doğru yürüyeceğime karar vermeye çalışırken topuğuna bastığım ayakkabım, yerdeki ne olduğunu anlamadığım şeye takılarak ayağımdan çıktı. Bastonuma tutunarak düşmekten kurtulduğuma mı sevineyim, yoksa ayakkabımın birden sele dönüşen yağmurda kayıp gitmesine mi üzüleyim bilemedim. Akan suyun şiddeti arttıkça bacaklarım sallanmaya başlamış, sonunda dayanamayıp beni suya bırakmıştı. Sürüklendiğim yol, beni yemyeşil bir tarlaya ulaştırdı. İşin garip tarafı ise tarlanın tam ortasındaki koca ev, 1930’lardan kalmaydı. Gözlüğüm yok dediysem de beni kör sanmayın… Uzağı görmekte, bir kartalla yarışırım. 
 
Biri çıktı evden, bana doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça bulanıklaşan bu surat, yatağımda ellerimi tutan adamla aynıydı. Uzaktan geldiği için bu sefer kendisini tanıdım! Kocamdı yahu… Kocamdı. Yine ellerimden tuttu, “Ne olduğunu anlamadın değil mi?” dedi. “Az önce kıyamet koptu. Dünyada kalan tek normal insan, sana ekmeğini yedirdi ve dükkanın içinde birden ölüverdi. Kalp krizi dediler, ne krizmiş… Tüm dünyayı yerle bir etti! Şaşırmıştın ya hani, “Gençliğimdeki gibi” dedin… İşte ne gençliğimiz kaldı ne bilgeliğimiz! Bildiğimiz hiçbir şey eskisi gibi değil. Sızlanan huysuz ihtiyarlar gibi oluruz diye korkumuzdan evden çıkmamaya yemin etmiştik. Seni ne dürttü bugün bilmem. Neyse iyi etmişsin... Gözlerimizi son kez kapatmadan, yaratıkların içinde insan olduğumuzu ama yıllardır tıkılı kaldığımız o odada, insan gibi yaşayabilmenin tek yolunu bulduğumuzu görmüş olduk…” 
 
“Demek öldü ha” diyebildim sadece. Kıyametin kopması, hepimizin şu an ölü olması gelmemişti aklıma. Biz zaten o kadar yakındık ki ölüm denen tuzağa, sonunda düşecektik. Ama düşmeden önce gördüklerim, beni bir hayli dehşete sürükledi. Haberlerde duyduklarım, gazetelerde okuduklarım demek gerçekti. Yaşlı bir huysuz gibi anılmak istemesem de son sözlerimle… İnsanlar hiç insan gibi değildi. Göremediğim bakışlarının arkasında, sevgiden çok canavarca hislerin gizlendiğini hissettim. Bana kalırsa, insanların içine karışmış o son iyi adamın ölümüyle kıyametin kopması, kesinlikle tesadüf değil. Bakalım var olduğu iddia edilen “Öteki taraf”, yaşadığımız anlardan mı ibaret yoksa içimizden sökülen sevgi, orada tekrar mı filizlenecek… 

Ben de Varım!

Eylül Serçe
 
 
Dünya’nın renkleri bazılarımız için o kadar da canlı olmayabilir. Ben Ahmet, 17 yaşında görme engelli bir bireyim; iki gözüm de doğuştan görmüyor. Gökkuşağının renkleri benim için hiç var olmadı. Sizin iç çekerek baktığınız o denize ben hiç bakamadım. Eğer izin verirseniz size hayatımı kısa bir şekilde anlatmak isterim. 
 
 
Ocak ayının ikinci gününde, karlı bir vakitte doğmuşum aslında. Hemen kısa bir süre sonra da görme engelli olduğum anlaşılmış. Babamın büyük umutlarla beklediği, annemin ağır sancılarla doğurduğu oğlu, engelli doğmuş. İlk birkaç ay utandıkları için herkesten saklamışlar kusurumu, sonra fark edilmeye başlayınca anlamışlar yaşayacakları şeyleri az çok. İnsanların acıyan bakışlarıyla karşılaşmışlar, üzülmüşler, sinirlenmişler, suçlu aramışlar ve buldukları suçlu da ben olmuşum. Belki yaşamaz ölürüm diye iki yaşına kadar kimliğimi çıkartmamışlar. Anne baba sevgisi hiç görmemişim, duygusal ihtiyaçlarımı umursamadan sadece fiziksel gereksinimlerimi karşılayarak büyütmüşler beni. Zaten benden sonra çocuk yapmaya da tövbe etmişler, o da benim gibi engelli olur diye. O yaşta duygusal boşluğun içine yuvarlanmışım... 
 
4 yaşında, merdivenden düşeceğimi görmüşler, bazı büyükler umursamamışlar ve tutmamışlar. Ölürsem kurtulurum diye düşünmüşler, vicdanlarını sızlatmamış yaptıkları. 
 
5 yaşında, yanan sobaya çarpmışım; belli bölgelerim yanmış, izler kalmış ama gözlerim kadar büyük bir kusur değil diye umursamamışlar. Yine beş yaşında, bulunmamam gereken bir ortamda bulunmuşum; görmediğim için sorun olmayacağını düşünmüşler, umursamamışlar.
 
8 yaşında, mahalledeki yaşıtlarım bastonumu kırmışlar. Kim olduğunu görmediğim için söyleyememişim, onlar da çok umursamamışlar.
 
10 yaşında, görmediğim için duymadığımı da sanıp benim yanımda aileme benden kurtulma tavsiyesi vermişler, canımı acıtmışlar ama umursamamışlar. 
 
Sürekli karanlıkta yaşamanın ne demek olduğunu bilmiyor insanlar, iki saat karanlıkta kalınca anlıyorlar bazı şeylerin değerini. Ben 17 yıldır bilfiil karanlıkla boğuşuyorum. En zoru ilk başlarıdır derler, kabullenmiyorum; en zoru yaşadıkça anlaşılıyor. Aklım ermeye ilk başladığında herkesin benim gibi olduğunu sanıyordum. Sonra insanlar bana mavilerden, morlardan ve beyazlardan bahsetmeye başladılar. Hepimiz sadece tek bir şey görüyoruz sanıyordum. Yaşım biraz daha büyüyünce anladım ne demek istediklerini, onlar benim bu dünyada görmekten eksik kaldığım renklerden bahsediyorlardı. Kabullenebilmek istedim, düzelir sandım. Ben de onlar gibi, bu bahsettikleri renklerin keyfini çıkarırım sandım. Ama insan biraz daha büyüdüğünde anlıyor ki, bütün bunlar sadece yanılgılardan ibaretmiş. Bazı yaralar hiç kapanmaz, bazı eksikliklerse hiç düzelmezmiş. En azından benim açımdan. 
 
İlkokula başladığımda yaşıtlarımdan yaş olarak ileri olsam da geri kalan her açıdan onlardan daha gerideydim. Normal bir köy okulunda başladım eğitimime. Öğretmenim beni de diğer öğrencileri gibi sevdi, sardı, kolladı. Sınıf arkadaşlarımın alaylarına karşı beni korudu. Braille alfabesini öğrenmem konusunda yardımcı oldu ve her zaman benim için ayrı bir materyal oluşturup getirdi. Ancak her güzel şeyin sonu geldiği gibi o dönemlerin de sonu geldi. Keşke her şey, herkes ilkokuldaki kadar masum kalsaymış. 
 
Yaşım büyüdükçe zorluklar ve zorbalıklar da beraberinde artmaya başladı. Zorbalıklar sadece okul ortamında kalmadı, eve de benimle beraber geldi. Ailem, görme engelli olduğum gerçeğini hâlâ kabullenememişti. Babam, eksik bir evladı olduğunu kabullenemeyeceğini üstüne bastıra bastıra defalarca söylemişti. Eksik… ne eksiğim vardı ki benim? Gözlerim mi yoktu? Hayır, yerine dokunduğumda gözlerim vardı. Sorun görebildiklerinin sadece karanlık olması mıydı? Aileme bir şekilde alıştım, alışmak zorunda kaldım. Okulda arkadaşlarım hep birlikte oynarlardı bense sadece oturur onların seslerini dinlerdim. Köşede bir Ahmet’in olduğunu unuturlardı, ya da öyle yapmak istiyorlardı bilmiyorum. Belki de 10 dakikayı engelsiz bir şekilde geçirmek istiyorlardı.
 
 7. sınıfa geldiğimde sınıf hocamız ve rehberlik, aileme alabileceğim ayrı eğitimlerden bahsetti. Benim de diğer öğrenciler kadar başarılı olabileceğimi ancak bunun için bireyselleştirilmiş eğitim programına ihtiyaç duyduğumu söylediler. Babam “Kör bu, bilim adamı mı kesilecek bu haliyle başımıza? Anasının dizinin dibinde otursun kalsın” dedi. Bana ne yapmak istediğimi hiç sormadı. Onun gözünde asla başarılı olamazdım zaten. Çünkü ben onun gözünde her zaman bir pişmanlık, bir hayal kırıklığı olarak kalacaktım. Annem, babamın dediklerini kabul etse de ben etmedim, öğretmenlerime yalvardım. Sırf görmüyor halimle eğitim istedim diye şiddete maruz kaldım, yeterince dert sebebi olduğum her seferinde yüzüme vuruldu. “Her türlü yüksün sen, bir de eğitim zımbırtınla mı uğraşacağız?” dedi babam. On kere şiddet gördüysem, on bir kere yalvardım. Kabul etmek zorunda kaldı ve okulla beraber BEP için başvuruldu. 
 
Benim için hazırlanan programla beraber derslerime başladım. Ancak babam burada da sanki dünyanın tüm yükünü kendi omuzlarında taşıyormuş gibi davranıp benim duygularımı, ihtiyaçlarımı ikinci plana attı. Aldığım özel eğitim sayesinde derslerimde başarı gösterebilmeye başladım, kendilerince bir engelliden beklenebilecek en iyi performansı gösterdiğimi söylediler. Babam yine umursamadı, okumaya çalışırken durduk yere elimdeki kitabı fırlatır daha sonra ise hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşırdı. Zordu hayat, ama sizin gibi eksiği olan birine söylemediğiniz sürece sizi asla anlamazlardı. Diyorum ya, yaş arttıkça zorluklar da artıyor. Liseye geçtiğimde insanlar beni görmezden gelmeye başladılar. Görme engelli öğrenciyi okulun en üst katındaki sınıfa yerleştirdiler, yaşayabileceğim zorlukları hiç düşünmeden hem de… Merdivenden inmeye çalışırken itildim, kolumu çatlattım ve sonuç olarak okuldan geri kaldım. Okulun bahçesindeki hissedilebilir yüzeylere keyfi olarak zarar verdiler, düştüm ve alnımı yardım. Benim gibi sorunları olan bireyler için yapılan her kolaylaştırıcı şeyi zorlaştırmaya yemin etmiş gibiler. 
 
Umursanmayarak, itilerek kakılarak, dalga geçilerek yaşadım on yedi yılımı. Artık ben de kendimi hissedemez oldum. Ama yine de vazgeçmek benim için bir çözüm değil. Benim engelim görememem değil, insanlar olduğunu fark ettiğim zaman gerçekten yıkıldım… 

Esnaf Baba

Zeynep Aslı Elidolu


Yine bir pazar sabahı sıcacık yatağımı bırakarak, dükkanımı açmak üzere evden çıkıyorum. Üstelik sadece bu pazar sabahı değil, her gün ve her sabah böyle erken kalkmak zorundayım. Çünkü milyonlarca kişinin yaşadığı bu şehirde, ekmek parasını kazanmaya çalışan binlerce esnaftan sadece biriyim. Otobüsle dükkanıma doğru yol alırken derin düşüncelere dalıyor, acaba bugün ne kadar kazanırım, diye düşünüyorum. Önümüzdeki hafta küçüğün ders kitaplarının alınması gerektiği ve aynı zamanda ay başı olduğu için ev kirası, elektrik, su ve doğal gaz ödemelerin de olduğunu anımsıyorum. Neyse, diyorum kendi kendime; halledeceğim bir şekilde, zaten halletmek de zorundayım.
Ben kendimi bildim bileli bu metropol şehrinde yaşıyor ve babamdan bana kalan bu ayakkabı dükkanında esnaf olarak çalışıyorum. Eskiden esnaf olmak çok kolay ve getirisi yüksek bir işti ama şimdilerde biz esnafların durumu pek iç açıcı değil. İnsanların internete yönelmesiyle bizim işlere balta vuruldu. Tabii belli başlı gelen eski müşteriler olmuyor değil ama kazanılan parayla dört çocuklu bir evi geçindirmek pek de mümkün değil. Ama problem, sadece 6 kişilik bir aileyi geçindirmek de değil; evin kirası, alışverişi gibi buzdağının arkasında görünmeyen birçok masraf da beraberinde geliyor.
Eşim evde örgü örüp satarak bana destek olmaya çalışsa da maalesef bu çabası yeterli olmuyor. Zaten kira fiyatlarının yüksek olduğu bu devirde dört çocuk okutmaya çalışmak başlı başına bir zorluk. Yanlış anlaşılma olmasın, çocuklarımın okumasından şikayetçi değilim asla da olmam, olamam. Ben ne yazık ki üniversite okuyamadım ama çocuklarım okusun, eğitimli insanlar olup yüksek mevkilere gelsinler isterim. 
Abim, kız kardeşlerim ve ben küçükken, babam da aynı benim yaptığım gibi bizi okutmaya çalışırdı. Abim ve küçük kız kardeşim okuyabilmişti ama ben onlar okuyabilsin diye babamın yanında çalışıp destek olarak kendini feda edenlerdendim. Okuyamamanın acısı içimde hep bir ukde kaldı, bu yüzden yeter ki çocuklarım okusun, ben yine çalışmaya razıyım. 
Çocuklarımı okutmak ve ailemi geçindirmek için ilerlediğim bu dik yokuşlu yolda, dükkanı kapattıktan sonra eve gidip biraz dinlenerek gece ikinci işime çıkacağım; sabaha kadar direksiyon sallayacağım şu taksi şoförlüğü işime…
Taksici olarak çalıştığım bu ikinci işte, kazandığım paranın bir kısmını ders kitaplarını almaları için üniversite okuyan kızıma veriyorum. Birazını tıp bölümünde okuyan büyük kızıma, birazını da ablasının bir küçüğü olan ve mühendislik okuyan oğluma veriyorum.
Günümüzde üniversite okumak da öğrenci olmak da zor, çocuklarım bana fark ettirmese de esnaf bir babanın çocukları olmak onlar için de zor. Okul harici sosyal hayatları, maddi zorlukların da getirisiyle oldukça sınırlı. Çocuklarım için de üzülüyorum ve diyorum “İşte, işte bu yüzden okumanız gerekiyor çocuklar!” Benim bir tercih yapmam gerekiyordu ve şu an bedelini ödüyorum. Pişman değilim ama belki ben de okusam bugün ailecek bu maddi zorlukları yaşamak zorunda kalmazdık, diye düşünüyorum. Para kazanmaya adanmış bu yollardan ve yarım kalmış bu hayatlardan ben ve benden dolayı eşim de geçti. Ama çocuklarımın da geçmesini istemiyor ve geçmemeleri için de elimden gelenin fazlasını yapıyorum.
İkinci işimden sonra sabaha karşı eve dönerken, bu düşüncelerden sıyrılıp gerçekliğe döndüm. Birkaç saat sonra yeniden esnaf bir baba olacağımı ve farklı bir güne başlayacağımı düşünmek istedim. Ama biliyordum ki her gün birbirinin aynısıydı. Ben bu sabah esnaf, gece yeniden taksici olacaktım. Bir sonraki ay yine kira, elektrik, su faturası ödenecekti ve içinden çıkılmaz hissedilen bu maddi zorluklar yine baş gösterecekti. Ama olsun dedim, “Her şey çocuklarım için ve ben onlar için her şeyi yaparım…”

Sevginin Gücü Adına

Beyza Makam


Bugün, her zamanki gibi sabah saat tam 07.00’de kalktım. Artık pek alarm kurmuyorum. Sanırım alışkanlıklarım hayatımın normali haline geldi. Bu durumdan şikayetçi miyim? Bilmiyorum… Oysa bugün hafta sonu. Neden erken kalktım ki? Nasıl olsa işe gitmeyecektim. Bir planım da yoktu.  Evet, sanırım bu durumdan şikayetçiyim. Normallerim, canımı sıkmaya başlıyor artık. Hiçbir şeye bağlı kalmak istemiyorum sanki. İnsanlara, düşüncelere ya da duygulara…
 
Çıkıp biraz yürüsem iyi olacak gibi. Sabah sabah bu saatte başka ne yapılabilirse onu yapacağım ben de. Şimdi böyle söyleyince şikayetçi gibi de görünmeyeyim. Yürüyüşü her zaman çok sevmişimdir aslında. Düşüncelerimden kopabildiğim ya da onlara yön verebildiğim tek uğraşım benim. Bu yüzden onu alışkanlık haline getirmek istemiyorum. Çünkü onun da artık normalim olup canımı sıkmasından korkuyorum. İstediğimde kendimi yollara atmak beni daha çok rahatlatıyor. Özgürleşiyorum gibi hissediyorum. O anda aklıma bir sürü düşünce geliyor. Bir kısmını irdeliyorum biraz kafamda. Bir kısmını ise hiç üstelemiyorum. İşime öyle geliyor çünkü. Yoluma devam ediyorum bir şekilde. İzliyorum, düşünüyorum, koşuyorum ve hatta şarkı söylüyorum. 
 
Bugün farklı bir yol seçeyim kendime diyorum. Daha önce hiç gitmediğim ya da gidip de unuttuğum bir yol… Tekrar tekrar aynı yollardan geçip sonra onları unutabilme gibi bir özelliğim var nasıl olsa. Bunu nasıl yaptığımı bilmiyorum ama neden yaptığımı biliyorum. Geçtiğim yollarda yürürken, o zamanki düşüncelerimi tekrar hatırlamak istemiyorum. Yürüdüğüm yoldaki bir ev, bir lamba ağaç ya da dükkân bana her şeyi hatırlatabiliyor. Neden bu kadar güçlü bir hafızaya sahibim? Biraz önce söylediğim özelliğimle çeliştim sanırım. Yürüdüğüm yolları unutmuyorum aslında, unutmuş gibi yapıyorum. Kendimi kandırıyorum çünkü öbür türlü yine hep bağlı kalıyor gibi hissediyorum düşüncelerime. Beni yine ele geçiriyorlar sanki…
 
Neyse, başlayalım bakalım yürümeye. Şu unutmuş gibi yaptığım yola tekrar gireyim. Bu yola girmemin tek bir sebebi var. Her geçtiğimde bana tek bir şeyi hatırlatan bir resim var orda. Sokağın girişinde, baştan dördüncü evin penceresinde asılı. Bir çocuk ve ailesi var resmin üzerinde. Hepsi gülümsüyor. Bir de hepsinin renkleri aynı; yeşil. Birbirlerinin ellerini sıkı sıkı tutmuşlar. Öyle bir bağlanmışlar ki birbirlerine, hiç kopmak istemiyorlar gibi… Bu resmi bir gün o pencereden çıkarırlarsa ne yaparım ben? Hayalini kurduğum geçmişimi de unutursam eğer bir daha o duyguyu nasıl hissederim? Sevgiyi… İsteyince hatırlayabilir miyim? Hani hafızam güçlüydü benim? Öyleyse neden korkuyorum bu kadar? Yine kendimle çelişiyorum. 
 
Az kaldı. Anlattığım eve gelmek üzereyim. Heyecanlanacağım şimdi. Hiç bilmediğim geçmişim hakkında yine hikâyeler yazacağım. Kimim ben? Nerede doğdum? Ailem kimdi? Acaba, benim de çizdiğim resimlerim var mıydı böyle? Giderek yaklaşıyorum. Kalp atışlarım hızlandı. Olamaz! Hani nerede resim? Korktuğum başıma geldi işte. Bu kadar düşünürsem olacağı buydu. Ne yapacağım şimdi? Önce bir sakin olmam lazım. Buradan geçerken neler düşünmüştüm? Hatırlamam lazım! Yine kaybettim işte düşüncelerimi. Abuk sabuk şeyler geliyor aklıma. Korkuyorum. Evet, resmin üzerinde neler olduğunu hatırlıyorum.  Hatta renklerini bile hatırlıyorum ama gördüğümde hissettiğim duygu… Onu bir türlü hissedemiyorum. Ne olacak şimdi? Hatırlamaya çalışıp, düşüncelerimde mi boğulacağım yine? 
 
Devam ediyorum yürümeye. Yapacak başka bir şeyim yok zaten. Şu unutmuş gibi yaptığım bir yol daha var. Oraya gireyim en iyisi. Yürüdüğüm yolun hemen iki sokak arkasında. Oradan her geçtiğimde bana tek bir şeyi hatırlatan bir ağaç var orda. Ağacın tam gölgesinin altında bir masa ve birkaç tane sandalye var.  Ağaç o kadar büyük ve yemyeşil ki, sanki hep yaşayacakmış gibi… Gölgesindeki sandalyeler de hep oradaymış sanki. Her geçtiğimde farklı bir aile görüyorum orda. Her gördüğüm aileyi de hayallerime dahil ediyorum. Geçmişimin parçalarını bulmuş gibi seviniyorum. Bir gün o ağaç kesilirse eğer ne yaparım ben? O duyguyu tekrar hissedebilir miyim? Sevgiyi… Yaklaştım sokağa. Heyecanlanıyorum giderek. İşte orada! İçimi bir mutluluk kaplıyor. O duyguyu şimdi tekrar hissediyorum ve içimden şöyle geçiriyorum, “Sevginin gücü adına!”.
 
Şimdi bu sokağı unutuyorum. Yarın tekrar geleceğim nasıl olsa…
©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?