Göçe Toplumcu Gerçekçi Bir Bakış: Gurbet Kuşları Film İncelemesi
KÜLTÜR/SANAT

Göçe Toplumcu Gerçekçi Bir Bakış: Gurbet Kuşları Film İncelemesi

Türk edebiyatının usta romancılarından Orhan Kemal’in 1962’de basılan aynı adlı romanından uyarlanan Gurbet Kuşları (1964), ülkemizin en prestijli film ödüllerinden Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü ilk defa kazanan film olarak sinema tarihimizde de ayrı bir yere sahip. Yönetmeni Halit Refiğ’e aynı festivalde En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran film, daha sonraları yıldızı parlayacak olan Cüneyt Arkın’ın yanı sıra Filiz Akın ve Pervin Par gibi güzel oldukları kadar başarılı aktrisleri izleme fırsatı sunuyor. 1960’ların Türkiye’sinde belki de en önemli olgu olan göçü toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla irdeleyen film, köy-kent, kadın-erkek, zengin-fakir, aydın-işçi gibi ikilikler üzerinden adeta bir Türkiye mozaiğini resmediyor.

Editör :Ogün Demirci
Yayın Tarihi :21 Haz 2022
Süre :2 Bardak
Dikkat! Spoiler İçerir!

Maraş’tan İstanbul’a göç eden Tahir Ağa ve ailesi, filmin ilk sahnesinde Haydarpaşa'ya varır varmaz, Türk sinemasında daha sonraları da sıkça rastlayacağımız İstanbul’u yenme, fethetme, eski hayatlarını geride bırakıp burada yeni ve yükselen bir hayat kurma hayalindedir. Nitekim bu hayaller berduşluğuyla dikkati çeken, gar görevlisi tarafından hor görülen, toplumun en alt tabakasını temsil eden haybeci ile sohbetlerde de belirir.

Image via MUBI
Ancak bu hayallerin güçlüğü gün gibi ortaya çıkacaktır. Öyle ki daha önce İstanbul’a büyük oğlu Selim ile gelip, kaparosunu verdiği büyük bir tamirci dükkanını devraldığını elinde değersiz bir not ile kanıtlamaya uğraşan Tahir Ağa ve ailesi dolandırıldıklarını fark ederek ilk büyük yıkımı yaşar. Güçbela ellerinde ne varsa ortaya koyarak küçük bir tamirci dükkânı açan Tahir Ağa ve Selim ve dolmuşçuluktan taksi tutmaya yükselen Murat evin geçimini sağlarken, ailenin tek kızı Fatma evde annesine yardımcı olmakta, küçük oğul Kemal ise tıp fakültesinde okumaktadır.

Fakat İstanbul öyle büyük bir şehirdir ki, aile üyelerini birer birer baştan çıkarır. Yandaki esnafın Rum eşine tutulan ve gizli sevişmeleri için kendi işlerini boş veren Selim bir yanda, taksiden kazandığı ne varsa körkütük aşık olduğu sahne adıyla Kraliçe Seval’i görebilmek için gazinolarda harcayan Murat diğer yanda. Bu esnada komşusunun etkisiyle güzelliğinin farkına varan ve İstanbul’un “yanlış Batılılaşmış” züppe gençlerinin ortasına bir anda dalan savunmasız Fatma ve fakültede gönlünü kaptırdığı “Beyaz Türk” Ayla’dan kırsal kesimden geldiğini saklayan ailenin görece eğitimli ve bilinçli ferdi Kemal’i de unutmamak gerek.

Image via cinerituel.com
Anlayacağınız birbirine kenetlenmiş o saf mutlu aile tablosu neredeyse tüm çocukların arzularını İstanbul ile keşfetmesi ile dağılmış durumda. Mali durumları gitgide kötüye giden ailede, finansal zorlukların ötesinde bir başka ilkel korku daha vardır: kızları Fatma’nın tıpkı Maraş’tan kaçan ve İstanbul’a kaçarak kötü yola düşen Naciye ile aynı kaderi paylaşması. Fatma’nın saf hislerinden faydalanan ve onu elde edene kadar kendini bir İstanbul beyefendisi olarak sunan Orhan ile dışarıda birkaç defa görünmesi Murat’ın kulağına gidince, aile içi şiddet kaçınılmaz olur. Halbuki Fatma’ya en çok erkeklik taslayan sözde namus koruyucusu Murat’ın artık düzenli birliktelik yaşadığı aşkı Seval’in ironik bir biçimde Maraşlı Naciye çıkması, her şeyi alt üst eder.

Ailesine bıraktığı mektupla evden kaçan Fatma, Orhan ile birlikte kuracağı yuvaya doğru ilerlediğini zannederken kandırıldığını geç fark eder. Artık eve dönemeyecek olan Fatma, bir bilinmeze doğru yol alırken, zaten maddi-manevi giderek zorlaşan sorunlarla baş edemeyen ailenin erkekleri bunu bir namus meselesi yapmışlardır. Bu arada güzel şeyler de olmuyor değildir. Kemal Ayla ile sorunlarını halletmiş, ailesi ile tanışmış, evlilik yolunda yürümeye başlamışlardır. Kemal Ayla’yı kendi ailesi ile tanıştırdığı esnada, Murat kız kardeşinin izini Seval’i takip ederek bulmuştur. Selim’i çağırarak baskın yapan Murat, Fatma’yı bir çatıda sıkıştırmış, atlamasına ve ölümüne sebebiyet vermiştir. Selim’in Murat’a “onu sen öldürdün” diyerek attığı yumruğu ve suçlamayı ise haklı bulmak epey zordur. Zira Fatma kendi abileri Murat’ın ve Selim’in, babası Tahir Ağa’nın, Türkiye toplumunda bir gerçek olan ataerkinin kurbanıdır.

Image via IMDB
Sonuç olarak Kemal hariç Tahir Ağa ve ailesi İstanbul’dan boyunları bükük bir biçimde Maraş’a geri dönerler. Bu esnada ise film aralarında işlerini yavaşça geliştirdiğini gördüğümüz haybeciye tekrar rastlarız. Ve anlarız ki asıl İstanbul’un kazananı bulunduğu durum ne olursa olsun şikâyet etmeyen, kimsesi olmayan ancak para kazanmak için her şeyi yapmaya hazır olan haybeci olmuştur.

Bitirirken Türk aydınını simgeleyen Kemal’e odaklanmakta biraz fayda var. Ayla’nın evlendikten sonra Amerika’da yaşayan doktor abisinin yanına gitmek önerisini şüpheyle karşılayan Kemal, kendi ailesini de Maraş’a geri dönmek üzere ikna etmiştir. Kemal’in temsil ettiği dönemin Türk entelektüeli, göç olgusuna temkinli yaklaşmaktadır. Plansız ve programsız daha iyi bir hayat hayali herkesin gerçekleştirebileceği bir şey değildir. Üstelik kırsal kesim, gerekli maddi-manevi araçlara sahip değildir. Kemal ve Ayla’nın yapması gereken ise Amerika’da daha rahat bir yaşam değil, burada çalışarak ve toplumu daha ileri götürerek ülkeye olan borçlarını ödemektir.


Yukarı Kaydır