Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Eksiltir Ama Dönüştürür: Hasta Olmak
ZOOM

Eksiltir Ama Dönüştürür: Hasta Olmak

22 Kas 2022

Hasta olmak; biraz eskiden bir çırpıda tırmandığın bir tepeye uzaktan bakıp iç geçirmek, biraz eksiklik ve yetersizlik hissiyle mücadele etmek, biraz da ruhunda dönüşümler yaratan fırtınaya yakından bakmak... Grip bile olunca dünyanın renklerinin, seslerin ve hatta arkadaşlarının bile değiştiğini fark ettin mi hiç? Ya da her gün seni heyecanlandıran sokağın artık heyecanlandırmadığını sezdin mi? Virginia Woolf ve Susan Sontag ışığında hasta olmaya dair bir okuma yapalım birlikte.

2.5 Bardak

Bir hastalıklar evreninde yaşıyoruz. Hele ki pandemiyle birlikte hastalık üzerine çok daha fazla düşünmeye başladık hepimiz. Artık hasta olmaya dair her birimizin başka başka korkuları, endişeleri hatta deneyimleri var. Etrafımızda çağdan kaynaklı bir sürü hastalık kol gezerken geçmişten gelen hastalıklar da bulundukları yeri korumakta ısrarcılar. Her gün hastaneler hasta insanlarla dolup taşıyor, her gün bir yeni teşhis daha konuyor. İnsan hasta olunca da sanki başka bir evrene geçiş yapıyor. Başka türlü algılıyor artık dünyayı. İçselleşiyor ya da yabancılaşıyor. Fakat her koşulda dönüşüyor.

Bu dönüşme büyük oranda eksiklik duygusundan besleniyor. Susan Sontag Metafor Olarak Hastalık kitabında hastalığın merhametsizliğinden söz ediyor. Doğası gereği hastalık merhametsiz bir evren. Bir kere bu meseleyle defalarca yüz göz olmuş doktorun ve hemşirenin hastalığı olağan hatta sıradan görmesiyle başlıyor merhametsizlik. Bu her seferinde böyle yaşanmıyor-dur elbette ama hastanın dehşetle korktuğu, başına geleceğini belki de hiç aklına getirmediği hastalığını öğrendiği an ölümün ve hastalığın merhametsizliğiyle yüzleştiği an olarak belirlenebilir.
Hastalık doğası gereği şefkatle birlikte anılamaz. Hele ki kanser, kalp hastalığı ya da kronikleşen büyük hastalıklar bir ağırlık gibi çullanır insanın üzerine. Hasta, o ağırlığın altında kalırken, etrafındakiler tam olarak olan biteni kavrayamazlar. Hatta yine Sontag’ın metnine bakarsak hasta yakınları, akrabaları ve arkadaşları hasta kişiden kaçma eğilimine girerler. Bu, biraz bulaşıcılık korkusundan biraz da sorumluluk alamama arzusundan ileri gelir.
Hastalığın bulaşıcılığının iki yönlü etkisinden bahsetmek mümkün bu noktada. İlki bildiğimiz anlamda bulaşıcılığın kanser hastalığında dahi kendini gösterebileceği korkusu. Yersiz fakat çok yaygın bir korku olduğunu söylemek gerekiyor. Zira bu sebeple yalnızlaşan, yalnızlaştırılan çok sayıda kanser hastası olduğu biliniyor ne yazık ki. Bir de mutsuzluğun yani hastalığın moral açısından bulaşıcı etkisinden bahsetmek lazım. Bu noktada da hasta yakınının, bencilce bir yakınmayla mutsuzluğun yapışkan dünyasına dahil olmak istememesinden kaynaklanıyor.

Tüm bunların toplamı da eksiklik duygusunun ateşine odun atıyor. Yangın büyüdükçe büyüyor. Önemli ve büyük hastalıklar zaten bir eksiklik duygusunu iliştiriveriyorlar insanın ruhuna. Bir de üzerine daha çok eksik ve yetersiz hissettiren insanlar oldu mu işte hayat o noktada çok zorlaşıyor. Dr. Menninger diyor ki “İşaret parmağımızla onların lanetli hastalıklarını gösterdiğimizde hemen gücenerek içlerine kapanma hakkına sahiptirler.” Evet, hasta bu hakka sonuna kadar sahip, peki ya hissedilenler/hissettirilenler? Telafisi nerededir bunun? Freud’un dediği gibi ölüme karşı yaşama arzusunun içinde mi saklıdır?
Yalnızca büyük hastalıklar değil hepimizin geçirdiği ufak tefek hastalıklar da kendi içinde bir ağırlık taşımıyor mu? Grip olmak ruh halinizi hemen değiştirmiyor mu mesela? Neren ağrırsa canın oradadır atasözü geliyor aklıma. Mükemmel ve ağrısız bir bedene sahip olduğun günler çok uzakmış gibi hissettiren bir grip virüsü bile insanı sorgulara gark ediyor. Virginia Woolf Hasta Olmaya Dair adlı denemesinde şöyle diyor:

“Düşününce hastalık denen illetin ne kadar yaygın olduğunu, ne muazzam bir ruhsal değişime yol açtığını, sağlığın ışıkları söndüğünde, ancak o zaman açığa çıkan keşfedilmemiş ülkelerin nasıl da insanı hayrete düşürdüğünü, hafif bir grip nöbetiyle ruhta ne harabeler ve çöllerin gözler önüne serildiğini, ateşin biraz yükselmesiyle ne sarp kayalıkların, parlak çiçeklerle bezenmiş çayırların ortaya çıktığını, hastalığın etkisiyle içimizde ne kadim, ne inatçı meşelerin köklerinden söküldüğünü, dişimiz çekilirken nasıl da ölüm çukuruna indiğimizi…”

Bazı hastalıklardan daha yorgun kalkıyoruz, hastalık günleri büyük sorgularla geçince psikolojik olarak da kendimize gelmek zaman alıyor. Çünkü ufak ya da büyük fark etmez, hastalık beraberinde mahrumiyeti getiriyor. Tüm bunların toplamı da dönüştürüyor. Pencereden hüzünlü gözlerle oynayan çocuklara bakan birer çocuğa dönüşüyoruz. Oynayan çocukların sesleri işitilmez oluyor. Siz de hasta olduğunuzda, bir zaman sağlıklıyken o merdivenleri bir çırpıda nasıl da çıktığınıza, günün tamamını sokakta geçirip yorgunluk duymadığınız o keyifli akşama iç geçirip durmaz mısınız?
Hastalığın adını anmamak bir önlem gibi büyükler tarafından öğütlenirken hastalığın dönüştürücü etkisini, hissettirdiği eksiklik duygusuyla birlikte sabitlediği sert sızıyı görmek de bir maharet aslında.
Büyük hastalıklar baş etmesi zor ama çok öğretici süreçler. Böyle bir öğrenme biçimini çok talihsiz buluyorum tabii ki. Keşke bunlar üzerine kafa yormak zorunda olmasak ve hayat biraz daha sakin bir yere dönüşse. Belki de ne kadar az şey üzerine okuyor ve düşünüyoruz ya da ömrümüz ne kadarına yetecek diye hayıflanmanın yeri ve zamanı mıdır sevgili BOBOscope okuyucuları?

©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?