Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
History
KADIN KAFASI Kültür/Sanat, Tarih, Biyografi

Dünün Bugünün ve Yarının Yazarı: Jane Austen Gözünde Kadın Olmak

27 Ara 2022

19. yüzyıl İngiltere’sinde yaşamış ve 41 yıllık hayatında yaşayamadığı tüm arzularını satırlarına dökmüş eşsiz ama herkes gibi kusurlu bir yazar için oynatıyorum kalemimi. Kadın olanı sıkıştırıldığı kalıplardan radikal bir şekilde çıkarmış ve günümüzde dahi her kadının olmayı istediği profili eserlerinde yaratmış olan İngiliz yazar Jane Austen’in bolca aşk dolu ama bu yüce aşkların altında yatan cinsiyet eşitsizliği konulu hikayelerine doğru bir rota çiziyorum. Jane Austen’in gözünden “kadın” cinsiyetini değerlendiriyor ve acıdır ki kadın olmanın bugün olduğu gibi geçmişte de oldukça zor bir durum olduğunu, Jane Austen anlatılarıyla gözler önüne seriyorum. Şimdi hep birlikte, birbirinden eşsiz zihinlerin yaratıcı ve araştırmacı kalemleriyle harmanladığım bu yazıda, Jane Austen’in perspektifinden kadın oluyor ve ölümsüz yazarın zamansız eserleriyle ilgili detaylı bir yolculuğa çıkıyoruz.

16 Bardak
İnsanlık var olduğu günden beri tartışılan cinsiyetler ve bu cinsiyetlere biçilmiş roller, geçmişten günümüze büyük evrimler geçirmekle birlikte ironiktir ki, tartışma bazında yerinde saymaya devam ediyor. Günümüzde, geçmişe nazaran çok daha alevli çok daha radikal ve çok daha vurucu olan bu tartışmalar, toplumların “Cinsiyet Eşitliği” kavramına dair bilinçlenmesini sağlarken, eşitlik karşıtı olan taraf ile eşitliği savunan taraf arasında bazen psikolojik bazen de sosyolojik çatışmalar çıkmasına sebebiyet veriyor. 

Özellikle kadınları ve kendini kadın olarak addedenleri hedef alan cinsiyetlerin eşit olmadığı bilinci, birtakım gruplarca hala desteklenirken, gün geçtikçe kalabalıklaşan eşitlik yanlılarınca, sindirilmeye ve pasifizeedilmeye çalışılıyor. Cinsiyet eşitliği adına verilen bu mücadeleye daha yakın bir perspektiften bakmak istersek; söz konusu savaşın, bireylerin toplumsallaşmaya başladığı günden beri, önce bireyleri sonrasında ise toplumları etkileyen bir mücadele konusu olduğunu söylemek mümkün. Günümüzdeki kadar hızlı ve radikal sonuçlar doğurmasa da, “Kadının toplumdaki konumu ve eril tahakküm nezdinde konumlandırılması” geçmişte de oldukça geniş bir yer edinmiş durumda.
İnsanlık tarihinin kadınların hedef olduğu türlü zulümlerle dolu olduğu gerçeğini düşündüğümüz zaman, cinsiyetlerin eşit olmadığını savunan herhangi bir düşüncenin karşısında dimdik duran kadınlar, toplumda eşit koşullarda var olma mücadelesini günümüzde olduğu gibi geçmişte de farklı alanlarda ve tarzlarda göstermiştir. Tam da bu bağlamda, bazı kadınlar öylesine bir mücadele örneği sergilemiştir ki, verdikleri savaş ölümsüzleşmiş ve yalnızca o tarihlerde değil, günümüzde de etkisini göstermeye devam ederken, gelecekte de göstereceğinden şüphe duyulmadığı bir kıvama gelmiştir. Ne acıdır ki işaretler, bu mücadelenin insan ırkının son bulduğu güne kadar devam edeceğini göstermektedir. 

İngiliz Edebiyatı’nın son derece kıymetli isimlerinden biri olan kadın yazar Jane Austen de, kadınların toplumda haksız bir şekilde konumlandırılmasına başkaldıran önemli isimlerden biri. Kaleme aldığı romanlarla 19. yüzyıl İngiltere’si ve kadınların bu dönemdeki sosyolojik, dolaylı olarak da psikolojik konumuna dikkat çeken yazar, kadınların toplumdaki baskılanmış varoluşunu, hayali aşk çerçevesiyle süsleyip aşk denen duyguya dair oldukça romantik anlatılar sunarken, içinde yaşadığı çağın haksız koşullarına da son derece cesur ve politik bir eleştiri örneği sunmakta.

1775 ve 1817 yılları arasında yaşamış olan yazarın, adına açılmış web sitesi www.janeausten.org’da, yazarın hayatı ve yaşam öyküsüne dair detaylıca yer verilmesinin yanı sıra, yaşadığı dönem boyunca elde ettiği başarılar, kaleme aldığı romanlar, yazarın her okuruna ilham verecek sözleri ve beyaz perdeye aktarılmış hikayeleri gibi detaylıca derlenmiş bilgilere ulaşmak mümkün. Aynı web sitesinde yer alan bilgilere göre, sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen Jane Austen’in, tek kız kardeşi olan Cassandra ile büyük bir bağ kurduğunu ve özellikle babası ile oldukça kuvvetli bir iletişimi olduğu aktarılıyor. Kaleme aldığı romanlardaki ana kahramanların, kız kardeşi ve babası ile kurduğu nahif ilişkilerin ise yazarın şahsi deneyimlerinin birer yansıması olduğunu söylemek mümkün.

Çocukluk dönemindeki şartlar gereği ablası ile yatılı okula gönderilen Jane, okuldan öğrendiği bilgilerden ziyade babası ve erkek kardeşlerinden öğrendiği şeyleri hayatına entegre etmeyi tercih ediyor. Yazarın oldukça iyi bir gözlemci olduğu aktarılan web sitesinde, Jane Austen’in en büyük yeteneklerinin “gözlem, doğaçlama, oyunculuk” olmasının yanı sıra bu yeteneklerini ufak tefek oyunlar yazmaya başlayarak değerlendirdiği bilgisi de mevcut. Yazarlık kariyerine bu oyunlar sayesinde başlayan Austen, 1787 yılında üretmeye başladığı eserleri bir defter haline getiriyor ve sonraki süreçte ailesinin de verdiği büyük manevi destekle, bu hikayelerini sesli bir şekilde okuduğu aile toplantılarına katılıyor.Yazarlık kariyerinin hazırlık aşamalarında birden fazla eser denemesi bulunan Jane Austen, kaleme aldığı hikayelerini sesli bir şekilde okumaya başladığı dönemde, toplumun sözel yaptırımlarına maruz kalıyor ve kariyer anlamında önüne çıkan ilk duvar ile yüzleşmeye başlıyor. 

İngiliz yönetmen Julian Jarrold tarafından beyaz perdeye aktarılan 2007 yapımı Becoming Jane adlı filmde, Jane’in hikayelerinin ve dolayısıyla kadın bir yazar olmanın, toplum tarafından ne kadar önemsiz olmakla birlikte ne kadar başarısız bir girişim olacağına dair detayları görmek oldukça mümkün. Hikaye ve roman yazmaya kendini bildi bileli tutkun olan Jane Austen’in en büyük ilham kaynağı ise özel hayatı ve şahsi tecrübeleri. Kimseyle paylaşamadığı fakat derinden arzuladığı duygularını satırlarına döken yazar, kaleme aldığı tüm romanları ve karakterleri, bu arzuları ve istekleri ile süslüyor. 
Elbette ki yalnızca arzu ve isteklerinden faydalanmayan Jane Austen, 19. yüzyıl İngiltere’sindeki sosyolojik düzeni oldukça realistik bir şekilde resmederken, toplumdaki bireyleri ayrıştıran dinamikleri, dönemin etnik yapısını ve özellikle kadınlar ve erkekler arasındaki büyük uçurumu son derece radikal bir şekilde gözler önüne seriyor. Peki, 19. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen dünü, bugünü ve geleceği hikayelerine entegre etmeyi başaran zamansız yazar, yazdığı romanlarla o dönemde nasıl bir etki uyandırmıştı? 

Jane Austen Romanlarının 19. ve 20. Yüzyıla Etkisi 
 
Jane Austen’in 19. yüzyılda kaleme aldığı ve geçmişten günümüze değin bildiğim kadarıyla beyaz perdeye aktarıldığı Persuasion, Sense and Sensibility, Pride and Prejudice, Emma, Mansfield Park gibi romanlarında, kadın cinsiyetinin o dönemlerdeki toplumsal konumuna ve sahip olduğu baskılanmış bilince şahit olmak oldukça mümkün. 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadın olmak; kurgusal romanlar, beyaz perdeye aktarılan senaryolar ve hemen hemen herkesin bildiği masallarda, gözler önüne oldukça keyif verici bir durummuş gibi aktarılsa da, tarihsel gerçekler bu durumun pek de olumlanmaması gerektiğini işaret ediyor. Cinsiyet eşitsizliğinin son raddede hissedildiği 19 ve 20. yüzyıllarda, kadın cinsiyete çok daha cesur ve çok daha gerçekçi bir bakış açısı sunan Jane Austen, şüphesiz ki yaşadığı dönemden çok daha farklı bir zihniyete sahip bir yazar.
Söz konusu dönemlerde kadınlar için biçilmiş roller ise bu cinsiyeti ikinci sınıf insan konumuna indirgemekte. İşte tam da bu bağlamda, İngiliz akademisyen, yazar ve gazeteci olan Kathryn Hughes’ın British Library platformu için kaleme aldığı “Gender Roles in the 19th Century” adlı makale, az önce bahsettiğim şeyi oldukça kanıtlar nitelikte. Kathryn Hughes’ın kaleme aldığı makalede; 19. yüzyılda yaşayan kadınların eğitim haklarından aile düzenine, evlilikten cinselliğe ve hatta fuhuş kavramına kadar kadınların ne tarz haksız tavırlarla ve şartlarla karşı karşıya kaldıklarından bahsediyor. Kadınlar için biçilmiş roller Kathryn Hughes’ın tanımına göre “cinsiyetler arasındaki "doğal" hiyerarşiyi güçlendirme” konusunda oldukça etkili bir rol oynuyordu. Jane Austen’in romanları ise tam olarak bu doğal hiyerarşiyi yerle bir edecek güce sahip. Nereden vardın bu kanıya diye soracak olursanız, romanlarında yarattığı kadın karakterlere biraz daha yakından göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum…

Pride and Prejudice romanının ana karakteri Elizabeth Bennet’in, içinde bulunduğu toplumdaki diğer kadın karakterlerden ne kadar farklı olduğunu hatırlayın. Son derece asi, vurdumduymaz, yer yer saygısız ve hatta bazen oldukça da aşırı olan bu karakter, tüm bunların yanı sıra oldukça öz güvenli, ne istediğini bilen ve kendinden son derece emin bir profil çiziyor. Dönemindeki hemcinslerin ve akranlarının aksine mükemmel piyano çalamayan, dikiş nakış işlerini beceremeyen ve asla resim yapamayan Elizabeth, toplumun aksine bunları birer eksiklik olarak görmüyor ve kendinden emin tavrından asla ödün vermiyor. 

Elizabeth Bennet’ın yanı sıra Mansfield Park romanında biz okuyucular ile buluşan Fanny Price karakterine çevirelim şimdi de gözlerimizi. Küçük yaşta annesi tarafından akrabalarının evine gönderilen ve ailesinden uzakta, kalabalıklar içinde olmasına rağmen tek başına büyüyen Fanny Price’ın, yapmayı en çok sevdiği şey okumak. Kendini, akrabaları tarafından kapatıldığı odanın içinde İngiliz Edebiyatı’nın eşsiz eserlerine adayan Fanny Price, dönemindeki hemcinslerinin aksine zarif, cilveli ve büyüleyici bir kadın olmaktansa; prensipleri olan, ne istediğini bilen ve kararlarını kendi veren kültürlü bir kadın olmayı tercih ediyor. Kimsenin boyunduruğu altına girmemek konusunda ısrarcı olan Fanny, arzularını gerçekten istediği şeye yöneltme konusunda bazen bocalasa da, kalbindeki doğrudan asla vazgeçmiyor ve en nihayetinde bu doğruyu gerçek kılıyor. 

Persuasion romanına baktığımız zaman ise ailesinden ve çevresinden kendini tamamen soyutlamış olan, delilercesine aşık fakat bir o kadar da akıllı ve farkındalığı yüksek bir kadın karakterle karşı karşıya kalıyoruz. Anne Elliot olarak arzı endam eden karakterimiz, etrafında gelişen saçmalıklara karşı gösterdiği duyarsızlığının ve vurdumduymazlığının yardımıyla, sadece ve sadece kendi hayatına, arzularına ve neyi istediğine odaklanıyor. Özellikle ailesi tarafından kıymet görmeyen Anne Elliot, ihtiyaç duyduğu değeri kendi kendine karşılıyor ve kalbinde büyüttüğü bu değeri sevdiği adama yansıtıyor.
Tüm bu karakterlere bir bütün olarak baktığımız zaman ise Jane Austen’in zihnindeki fikirleri ve kalbindeki arzuladığı kadın profilini, farklı karakterler üzerinden gözlemlemek oldukça mümkün. En nihayetin de ise bizler de bu karakterlerle Jane Austen’in kafasındaki kadın cinsiyetine ve kadın gücüne tanık olmuş oluyoruz. 

Tüm bu karakter aktarımlarına bir ara vermek ve yeniden 19. yüzyıl İngiltere’si gerçekliğine dönmek gerekirse, uzun lafın kısası kadının kendinden dahi haberinin olmadığı 19. yüzyıl İngiltere’sinde, her romanında farklı aykırı bir karakter yaratan Jane Austen, bu karakterleri, sahip olduğu eşitlikçi feminist ruhla yaratmakta. O dönemde yaşayan kadınlar için çığır açan bu romanların, 19. yüzyıl kadınlarının üstünde belli etkilere ve farkındalıklara yol açtığı görüşleri de mevcut durumda. Konuyla ilgili destekleyici veriler ise 2020 yılında yayınlanan bir makale ile derlendi. California State Üniversitesi, Tarih Bölümü ve İngilizce öğrencisi Bethany S. Harper tarafından, 15 Mayıs 2020 tarihinde yayınlanan makalede; Jane Austen’in 19. yüzyıl İngiltere’sinde yaşayan kadınlar üzerindeki etkilerine bolca yer veriliyor.

Şöyle ki, Bethany S. Harper, makalesinin sonuç kısmında topladığı tezler sonucunda, “Austen'in romanları; Pride and Prejudice, Mansfield Parkı ve Northanger Abbey, üst-orta sınıf bireylerin eğitime karşı tutumları üzerindeki en önemli etkiye sahipti ve bu romanlar birçok kişinin eğitim, özellikle de İngiliz eğitimi hakkında çığır açıcı yeni düşünceler edinmesini sağladı. Romanların, bireylerin kadınlara ve evliliğe yönelik tutumları üzerindeki etkisi de açıktı, ancak insanların eğitime yönelik tutumları üzerindeki etkisi kadar belirgin değildi.”(The Influence of Jane Austen’s Works on Societal Attitudes Regarding Women and Marriage, Education, and Slavery from the Early Nineteenth to Twentieth Centuries, 2020) ifadelerine yer veriyor. 
Laura G. Mooneyham’ın derlediği Critical Essays on Jane Austen (1998) kitabında yer alan verilerden yararlanan Bethany S. Harper, bunun yanı sıra The Reception of Jane Austen and Walter Scott (2007) kitabının yazarı Annika Bautz gibi ilgili yazarların eserlerinden değerlediği bilgilerle, Jane Austen’in kaleminin 19. ve 20. yüzyıllardaki kadınların evlilik, eğitim ve kölelik konularındaki bakış açılarını oldukça değiştirdiğini işaret ediyor. Peki, yüzyılları etkileyecek ve kadınların farkındalığını geliştirecek romanlar kaleme alan Jane Austen, benimsemiş olduğunu hayat tarzını bu hikayelerine nasıl aktarıyordu? 
 

Becoming Jane
Jane Austen’in Benimsediği Hayatın Romanlarına Yansıyışı
 
Jane Austen’in hayatına dair kısa bir bilgilendirme yaptığım paragrafta, yazarın kendi benimsediği hayatı romanlarına nasıl entegre ettiğinden bahsetmiştim. Fakat bizzat yaptığım araştırmalar doğrultusunda bu konuyu biraz daha detaylandırmak istiyorum. Fikrimce erkeklere değil, aşkın kendisine aşık olan yazar Jane Austen’in, her daim arzuladığı imkansızlıklarla bezenmiş gerçek aşkı, her romanında merkeze konumlandırmakta. Yazarın romanlarının ana konusu aşk, daha doğrusu hayalini kurduğu aşk olsa da, başka şahsi tecrübelerini bu romanlarına entegre etmeyi ustalıkla beceriyor. Karakterlerin psikolojik durumlarından tutun, dönemin sosyal, ekonomik ve hatta siyasi problemlerini dahi gözler önüne seren Jane Austen, ilhamını gerçeklikten alıp kurgusallığa aktarıyor. 
Yaptığı en büyük aktarımlar ise kendi deneyimlediği ya da deneyimlemeyi arzuladığı konular doğrusu. Tüm bu arzularını aktarırken ustalıkla yaptığı en büyük şey ise elbette ki kadını daha eşit daha adil ve daha cesur pozisyonlarda var etmek.

Sense and Sensibility
Tıpkı bugün bizlerin de yapmaya çalıştığı gibi… Sense and Sensibility, Pride and Prejudice ve Mansfield Park gibi romanlara baktığımız zaman özellikle kız kardeşlik konusunda oldukça benzeyen birbirinden farklı hikayelere şahit oluyoruz. Örnek vermek gerekirse, Sense and Sensibility romanında birbirlerine oldukça bağlı olan Elinor ve Marianne, Pride and Prejudice’da hayat bulan Elizabeth ve Jane, bunlarla birlikte Mansfield Park romanında birbirlerinden ayrı düşen Fanny ve Susan karakterlerinin, bir bakıma Jane Austen ve öz ablası Cassandra’nın temsili olduğunu söylemek mümkün. Her okurun ve her izleyicinin dikkatini çeken bir diğer husus ise yazarın romanlarındaki anne karakterlerinin uzak, soğuk, ilgisiz ve hedef odaklı olmasıyken tüm baba figürlerinin duyarlı, ilgili, saygılı ve en önemlisi sevgi duygusu ile bezenmiş olması da Jane Austen’in kendi hayatındaki baba figürünü resmediyor. Bunun yanı sıra Jane Austen ile ilgili en ufak bir araştırma girişimine girenler onun bakire olduğu iddialarıyla karşı karşıya kalıyor. 
Hayatı boyunca hiç evlenmeyen İngiliz yazarın romanlarının, hayatın büyük bir gerçeği olan cinsellikten mahrum olması ise tam olarak Austen’in bakire olduğu iddialarına dayanıyor. Kanıtlanabilirliği tartışılır olan bu konu ise kimilerince konuşulması bile anlamsızken kimilerince araştırılması ve kesinlik kazanması gereken bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçların büyük bir çoğunluğu ise Jane Austen’in hiç evlenmediği ve evlilik dışında da asla bir cinsel birliktelikte bulunmadığı yönünde. İngiliz günlük gazetesi The Guardian’ın “Top 10 Literary Virgins listesinde olan Jane Austen’in bu tercihinin Hristiyanlıkinancıyla ilgili olduğu da ortaya atılan iddialar arasında yer alıyor.

Bunu destekler nitelikli detay ise Austen’in romanlarında Hristiyanlık inancına dair detaylara sıkça yer verilmiş olması. Asıl konuya geri dönmek gerekirse, kendi hikayelerini başka karakterler üzerinden anlatan yazar, düşlerini farklı karakterlerde gerçek kılarken, tecrübelerini ise bu karakterlerle özdeşleştirip bir bakıma kendi personasını yaratıyor. Cinsellikten ve cinsel dürtülerden oldukça soyutlanmış olan Jane Austen romanları; gerçek aşkın duygulardan ve saflıktan ibaret olduğunu hatta fikrimce gerçek olanın en imkansız olduğunu fakat aslında imkansız denen bir şey olmadığını gözler önüne seriyor. Konuya ilişkin bir makale yazan China West Normal Üniversitesi, Yabancı Diller Fakültesi öğrencisi Zhang Jie, 19 Mayıs 2019 tarihinde yayınlanan “The Impact of Jane Austen’s Life on Her Novels” adlı tezinde şu noktalara değiniyor. 

Zhang Jie, Jane Austen’in özel hayatının romanlarına olan etkisini farklı başlıklar altında incelerken, bu başlıkları “Kişisel Deneyimin Etkisi, Sosyal Çevrenin Etkisi, Dinin Etkisi” şeklinde üç farklı kategoride aktarıyor. Zhan Jie kaleme aldığı makalenin Kişisel Deneyim Etkisi kısmında, Jane Austen’in hayatının romanlarına etkisine dair son derece radikal bir örnek veriyor ve Pride and Prejudice romanındaki Darcy karakterine dikkat çekiyor. Zhan Jie, ““Pride and Prejudice” romanındaki kibirli, yakışıklı Bay Darcy'nin gerçekliği, stajyer bir avukat olan Tom Lever Roy'un haritasını çıkarıyor. Ancak Darcy karakteri hikaye akışında zengin, bağımsız, güç, statü sahibi, başkalarına güvenmek zorunda olmayan bir karakter olarak aktarılıyor. Güzel, zeki, biraz aşırı Elizabeth ise Austen'in bizzat kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Farklı olarak Elizabeth duygusal bir karakter olmamakla birlikte artık ailesine karşı prangalı hissetmiyor. " Pride and Prejudice " romanında, Darcy ve Elizabeth, Tom ve Jane’in aksine bir araya geliyor. Fikrimce bu, Austen'ın aşk haritası ve beklentisidir. Roman aracılığıyla kendi deneyimini, memnuniyetsizliğini ve öfkesini ifade eder. Austin'in özgünlüğünü ve daha iyi bir aşk arzusunu görmek romanda oldukça mümkün. Bu da sosyal faktörlerin etkisi altında olan özel bir aşkın sonudur.” (The Impact of Jane Austen’s Life on Her Novels, 2019) şeklindeki cümleleriyle Jane Austen’in aşk hayatının romana nasıl aktarıldığını belirtiyor. 

Jane Austen Romanları Neden Hala Çok Popüler?
 
Jane Austen’in romanlarında dikkat çeken bir diğer konu ise tam anlamıyla zamansız hikayeler olması. 19. yüzyılda kaleme alınmış olmasına rağmen günümüzde dahi popülerliğinden hiçbir şey yitirmeyen bu romanlar, neden hala bu kadar popüler olabilir? Konuya dair şahsi bir yorum getirmek gerekirse aşk denen kavramın da her şey gibi şekil değiştirdiği fakat asıl duygunun ve arzunun hep aynı kaldığı kanaatindeyim. Kadınların da erkeklerin de zaman ve mekan fark etmeksizin durdurulamaz bir ruh eşi arayışı içinde olduğu ve her iki cinsin de “gerçek ve saf aşkı” arzuladığı fikrini düşündüğümüz zaman, Jane Austen romanlarındaki hem zor hem de gerçek aşk olgusu, 2022 yılında bile bu romanlardan haz almamıza ve onlara tutunmamıza neden oluyor. Tüm bunların yanı sıra mutlu sonlara hepimizin ihtiyaç duyduğu günümüz dünyasında, bu tür aşkların gerçekliğine dair umudumuzu yitirmiş olsak bile mutluluğa tanık olmak, her insanın ihtiyaç duyduğu bir şey.

Özellikle kadınların gerçek aşkı arayış oranının erkeklerden çok daha yüksek olduğu geçmişte, günümüzde ve bunun pek de değişmeyeceği düşüncesiyle hareket ettiğimiz zaman, gelecek nesillerin de bu eşsiz yazarın romanlarına tutuklu kalacağını benim fikrimce söylemek mümkün. Tüm bunların yanı sıra Jane Austen romanlarında her okurun kendinden bir şey bulması da oldukça olası. Ne kadar zaman ve mekan farklı olsa da duygular, duygular için mücadele edilen unsurlar ve en nihayetinde insanlar aynı. Dolayısıyla ufak bir düzeltme yapmam gerekirse Jane Austen’in romanlarının zamansız değil, ölümsüz olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Tüm bunların yanında asıl bahsedilmesi gereken önemli detay ise tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi günümüzde de cinsiyet eşitliği adına verilen mücadelenin devam ediyor olması.
Özellikle kız çocuklarının ve genç yetişkin kadınların bu konu hakkında bilinçlenmesi adına mükemmel bir örnek teşkil eden Jane Austen karakterleri, günümüzde dahi ütopyamız olan arzulanan kadın profilinimuazzam bir şekilde resmetmekte. Hiçbir tahakkümün altında kalmayan ve şartlar ne olursa olsun kendi hür iradeleri doğrultusunda karar veren güçlü kadınları biz okurları ile buluşturan Austen, hala ulaşamadığımız ve ulaşmak için mücadele ettiğimiz kadın algısını bizlere sunarak, ilham almamız konusunda yardımcı oluyor ve böylelikle çağa ayak uyduran eserler; günler, aylar ve hatta yıllar geçse dahi popülerliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. 

Bu sorunun cevabı olarak farklı bir görüşün daha fikrini entegre etmek istersek, Hamilton Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık bölümünü derece ile bitiren ve Penn State Üniversitesi İngiliz Yüksek Lisans Programında akademisyenlik görevi üstlenmiş olan Taylor Houston’ın, Jane Austen’in günümüzdeki popülerliğini neden ve nasıl koruduğuna göz atalım. Taylor Houston’un www.litrector.com adlı web sitesinde yayınlanan yazısında Jane Austen’in olağanüstü bir yazar olmadığını belirttiği satırlarında “Jane Austen de sıradan bir zamanda yaşayan sıradan bir kadındı.” (Taylor Houston,2013) ifadelerinde bulunuyor. Bu sözleriyle Taylor Houston, yazarın aramızdan biri olduğunu ve tıpkı bizler gibi olağan durumlardan beslendiğini aktarmakta. Yazısının bir diğer kısmında ise Jane Austen’in kaleme aldığı hikayelerin zamansızlığına değinen Houston, 
“Jane Austen'in eserleri, yaşadığı zamana sıkı sıkıya bağlı olsa da, temalar gerçek ve tüm zamanlar ile alakalı olduğu için popüler olmaya devam ediyor. Gelenekler değişse de Jane'in karakterlerinin kişilikleri, endişeleri ve hayalleri o zamanlar olduğu gibi bugün de normal. Romantizm, karşılıksız aşk, aptallık, gurur, aptalca kararlar verme, kendini beğenmişlik, nüktedanlık, bağımsızlık, sadakat ve hatalarımızın farkına varmamız hala hayatımızın çok gerçek parçalarıdır. Bazıları, Jane'in romantik entrikalarının ağırbaşlı ve sıkıcı olduğunu iddia edebilir, ancak mutlu son vaadini takdir edenler, sonunda her şeyin yoluna gireceğini bilmekten keyif alabilirler.” (Taylor Houston,2013) sözleriyle yazarın ortaya koyduğu eserlerin neden hala popüler olduğuna dair bir fikir sunmakta. Jane Austen romanlarında herkesin kendinden bir şeyler bulmasının pek mümkün olduğundan az önce bahsetmiştim, hadi gelin bunun nedenini biraz daha psikolojik açıdan irdeleyelim. 

Erik Erikson
Jane Austen Romanlarının Popüler Olmasının Ardındaki Psikolojik Etkiler
 
Baylor Üniversitesi Master of Arts öğrencisi Erin D. Werley’in 2008 yılında yayınlanan “Beneath the Surface: Psychological Perception in Jane Austen’s Narration” adlı makalesinde, Jane Austen romanlarının neden günümüzde dahi popüler olduğu sorusuna psikolojik açıdan bir cevap arayabiliriz. Danimarka ve Alman kökenli Amerikalı psikolog Erik Erikson’un “Psikososyal Gelişim Teorisi” nden yola çıkan Erin D. Werley, Jane Austen romanlarındaki karakterleri, bu teorinin evreleri dahilinde ele alıyor. 20. yüzyıl psikoloğu Erik Erikson’un gelişimsel ve davranışsal teorisinden kısaca bahseden Master of Arts öğrencisi, söz konusu teoriyi; “Erikson tarafından geliştirilen teoriye göre; sağlıklı, sosyal, duygusal ve psikolojik gelişim, ilerleyici gelişim aşamalarının belirli hedeflerine ulaşılması veya ulaşılamaması ile kişinin yaşamı boyunca takip edilebilir. Erikson, yaşam süresini her biri çeşitli ortak davranışlar, güçlü yönler, zayıf yönler, mücadeleler ve görevlerle ilişkili sekiz kategoride düzenledi.
Bu aşamalar; Bebeklik, Erken Çocukluk, Oyun Çağı, Okul Çağı, Ergenlik, Genç Yetişkinlik, Orta Yetişkinlik ve Geç Yetişkinliktir. O, bir aşamanın hedeflerinde engellenen bir kişinin, o aşamayla ilgili güçlü yönleri geliştiremeyeceğini ve bir sonraki aşamaya eksik bir şekilde ilerleyeceğini varsaydı; başka bir deyişle, bir aşamadaki başarının veya başarısızlığın diğer aşamalara da taşındığına inanıyordu.” (Beneath the Surface: Psychological Perception in Jane Austen’s Narration, 2008) ifadeleriyle anlatıyor. Bu açıklamanın ardından ise Jane Austen romanlarındaki karakterlerin, Erik Erikson’un teorisiyle oldukça bağdaştığı düşüncesiyle durumu kanıtlar nitelikteki tezini sunuyor. 

Erik Erikson
“Erikson'ın aşamaları, her yaştan çeşitli büyük ve küçük Austen karakterlerinin yaşamları boyunca izlenebilir; başka bir deyişle, tüm karakterleri Erikson'un aşamalarından birine giriyor ve karakterlerinin sergilediği davranış, genellikle her aşamayla ilişkili standart davranışa uyuyor. Ancak romanlarla karşılaştıracağım aşamalar, Austen'in kadın kahramanlarının yaşamlarında en çok odaklandığı yaş aralıkları olduğu için Okul Çağı Çocuk, Ergenlik ve Genç Yetişkin aşamalarıdır.” (Beneath the Surface: Psychological Perception in Jane Austen’s Narration, 2008) sözleriyle de Erikson’un teorisinin hangi kısımlarının Jane Austen karakterleri ile bağlantılı olduğunu aktarıyor. Jane Austen romanlarının ana konusunun aşk ve bu konunun muhatabının Genç Yetişkin aşaması olduğunu düşündüğümüz zaman, Erin D. Werley’in kaleme aldığı makaleden şu kısmı da alıntılamak doğru olacaktır.
Erikson’un teorisinden yola çıkan Werley, “Bu aşamada, bireyler yakınlık ve izolasyon arasında mücadele eder. İdeal olarak güçlü yönler ön plana çıkar. Bu dönemde kazanılan duygular bağlılık ve sevgidir. Hayatın bu döneminde genç bir yetişkin yakın ilişkiler ve yoldaşlar aramaya başlar. Birey bu aşamayı müzakere etme konusunda başarılı olursa, yakınlık yaşar; Eğer duyguların yöneltildiği kişi o kişi değilse, birey izole olmak ister ve duygusal olarak uzaklaşabilir. Tatmin edici ilişkiler yaratılmadığında, kişinin dünyası kendisini diğerlerinden üstün hissettiği için daralmaya başlayabilir.” (Beneath the Surface: Psychological Perception in Jane Austen’s Narration, 2008). Werley’in Erikson’dan alıntıladığı ifadelerine baktığımız zaman, gözlerimiz önünde beliren karakterlerin Elizabeth Bennet, Fanny Price, Marianne Dashwood ve Anne Elliot gibi isimler olması çok olası. Jane Austen’in yarattığı karakterlerde Erik Erikson’un Genç yetişkin aşaması özelliklerini gözlemlemek oldukça mümkün. Dolayısıyla Jane Austen’in yarattığı karakterlerin, 20. yüzyılın ileri gelen psikologlarından biri olan Erikson’un gelişimsel ve davranışsal teorileri kapsamındaki “İnsanın 8 Evresi” teorisini kanıtlar nitelikte olduğunu söyleyebiliyoruz. 

Persuasion
Bu evrelerin yalnızca Jane Austen romanlarındaki karakterler için geçerli olmadığını ve hem geçmişte hem de günümüzde var olan tüm bireyleri kapsadığını düşünürsek, bu romanların neden hala bu kadar popüler olduğuna dair psikolojik bir çıkarım yapabiliriz. Birey, kendinde var olduğunu bildiği fakat yüzleşmeyi tercih etmediği durumları ya da problemleri, Jane Austen romanlarında yaratılan, birbirinden farklı fakat bir o kadar da aynı karakterler üzerinden tespit edebilir, içselleştirebilir ve en nihayetinde yüzleşip Genç Yetişkin aşamasındaki tüm bireylerin yaşadığı sorunlara bu karakterler üzerinden çözüm arayabilir. Bir çözüm bulunmasa dahi bireyler, Jane Austen romanlarındaki karakterlerle kolaylıkla özdeşim sağlayabilir ve karakterlerin var ettikleri hikayeleri rahatlıkla benimseyebilir. Fikrimce tam da bu yüzdendir ki, Jane Austen romanları günümüzde popülerliğini korumaya devam etmektedir. 
Bunların yanı sıra olaya ilişkin bir diğer teorim ise Jane Austen romanlarına Hollywood’un müdahale etmiş olması. 1900’lü yılların sonunda başlayan ve günümüzde dahi remake versiyonları beyaz perdeye aktarılan bu romanlar, 2000’li yıllar toplumlarının aşina olduğu ve hatta hayranlık duyduğu ünlü simaların eşliğinde yeniden şaha kalkmış durumda. Hollywood sayesinde görsel ve fiziksel olarak hayat bulan Jane Austen karakterlerine gerçekmişçesine şahit olmak, yazarın ve romanlarının popülerliğinin artmasında büyük bir etken olsa gerek. Yukarıda defalarca adından söz ettiğimiz fakat yeri gelmişken bir daha belirtmemiz gereken romandan aktarılan filmlere bakmak gerekirse, bu filmlerin neden popüler olduğunu IMDB puanlarıyla da desteklemek isterim. 
 
Sense and Sensibility, 1995 (IMDB 7.7/10) 
 
Emma,1996 (IMDB 6.6/10)
 
Mansfield Park, 1999 (IMDB 7.0/10)
 
Pride and Prejudice, 2005 (IMDB 7.8/10)
 
Persuasion, 2022 (IMDB 5.8/10)

Elbette ki söz konusu yalnızca romanların popülerliği değil, bu popülerliğin mimarı olan yazar Jane Austen doğrusu. Hal böyle olunca Jane Austen’in hayatını da beyaz perdeye aktaran film yapımcıları, 2007 yılı yapımı Becoming Jane (IMDB, 7/10) filmini de kayda alarak, yazarın daha da popüler hale gelmesine neden olmuşlar. İşte tüm bu bahsettiklerim, günümüz bireylerinin psikolojik olarak neden hala Jane Austen ve romanlarının tutkunu olduğu sorusuna birer cevap niteliği oluşturabilir. 

Jane Austen günümüzde oldukça popüler bir yazar, bu tartışmaya kapalı bir gerçek. Fakat yaşadığı dönem için aynı şeyi söylemek ne yazık ki mümkün değil. 19. yüzyıl İngiltere’sine geri dönmemiz gerekirse, bu dönemde yaşayan kadınların kariyer anlamında aktif olduğu alanların ne kadar az olduğunu; okuduğumuz romanlar, makaleler ve izlediğimiz film, dizilerden biliyoruz. Yalnızca ve yalnızca kadın olduğu için ötelenen ve iyi bir yazar olamayacağı düşünülen Jane Austen, ne büyük bir kayıptır ki, halk arasında kimliğini belli etmeden var olmuştur.

Kaleme aldığı romanlar ve adı oldukça popüler olmasına karşın, yakın çevresi ve yayımcılar haricinde kimsenin onun Jane Austen olduğundan haber olmamıştı. Becoming Jane filminde oldukça nahif bir sahneyle aktarılan gerçekliği Jane Austen’in izole yaşam tarzını yansıtan biyografilerden de çıkarmak mümkün.Yazdığı romanlardan kazandığı paraları ise asla kendi keyfi ve lüksü için kullanmayan yazar, ailesine finansal destek sağlamayı kendine görev edinmişti. Ünlü bir yazar olmasının tadını hayatı boyunca çıkaramayan Jane Austen, başkaldırdığı eril sistemle, onu genç yaşında vuran hastalığından ötürü daha fazla mücadele edememiş ve yalnızca yakın çevresinin bildiği ve destekçisi olduğu anonim hayatına devam etmişti. 41 yaşına geldiğinde ise 19. yüzyılın oldukça önemli bir kadını için hayatın sonu gelmiş ve o, pençelerinde olduğu korkunç hastalığın kurbanı olurken, tam o dönem bir hayat solmuştu belki ama aynı zamanda edebiyat tarihi için yepyeni bir dönemin başlangıcı olmuştu.
Kaleme aldığı tüm eserlerinde anılarından, arzularından ve tecrübelerinden beslenen hem zamansız hem de ölümsüz yazar Jane Austen, ortaya koyduğu bu eserlerle kişisel hayatında çektiği acıları sanata dönüştürmüş ve kendisinin acılarla bezediği bu anıları, okurlarına oldukça nahif ve sonu mutluluğa bağlanır şekilde aktarmıştı. O, kafasında kurduğu güçlü, özgür, kültürlü ve öz güvenli kadını satırlarında gerçek kılmış ve okurlarına da bu gerçekliği aşılamayı başarmıştı. İşte tam da bundandır ki Jane Austen’in yarattığı karakterler gibi olmak isteyen günümüz kadınları, yazarın kıymetini anlamış ve onu kendilerine idol edinmişlerdir. 
 

Mansfield Park
Günümüz İlişkilerindeki Jane Austen Etkisine Öznel Bakış 
 
Söz konusu günümüz ilişkileri olduğu zaman milenyum çağ ilişkilerini cinsellikten bağımsız düşünmek neredeyse mümkün değil. Günümüzde cinsellik denen aktivitenin duygusal ilişkiden önce geldiğini belirtmek bile bu duruma çok büyük bir örnek teşkil edecektir. Oldukça küçük yaşlara inen ilişki algısı, global anlamda baktığımız zaman orta okul çağındaki çocukların dahi bu müesseseye kolaylıkla erişebildiği ve hatta uzun yıllar süren ilişkiler içerisinde bulunabildiklerini işaret ediyor. İşin çok daha ilginç olanı ise günümüzde bu yaş grubunda ilişki yaşayan çocukların dahi cinselliği birlikteliklerine dahi ediyor olabilmesi. Kimilerine göre tabu, günah ya da ayıp olan cinsellik, anlayacağınız bazen sağlıklı bazen de ipin ucu kaçmış bir şekilde bireylerin hayatına nüfuz etmeye başlamış halde.
Hal böyle olunca, bireylerin ilişkiye bakış açısındaki öncelik sıralamasının da değiştiğini söylemek pek mümkün doğrusu. Cinsellik algısının geçmişten günümüze değiştiği asla inkar edilemez bir gerçek fakat kadın algısının bu paralelde evirildiğini söylemek, ne yazık ki cinsellikte olduğu kadar kolay değil. Bundan yola çıkarak, günümüz kadınlarının bilinçli ya da bilinçsiz olarak cinsel güdülerini aktif bir şekilde değerlendirebildikleri bireylere karşı duygusal bir bağ oluşturduğuna tanık olmak oldukça mümkün. Fakat erkekler için bu konuda aynı şeyi söylemek doğru olmayacaktır çünkü, insanlığın geçmişi, erkekleri zaten cinsel anlamda özgür kıldığı köklü bir kültüre dayanıyor.

Emma
Bu kültürden ve kolektif bilinçten yola çıkarak, erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını giderdiği her kadınla, duygusal bir beraberlik içerisine girmesini beklemek ne yazık ki abes kaçıyor. Bu duruma hizmet eden en etkili şeylerden biri ise fikrimce tarih ve tarihten beslenen edebiyatın ta kendisi. İşte bu noktada Jane Austen romanlarında var olan kadın karakterlerin; kadını yücelten, güçlü ve öz güvenli kılan, kimsenin baskısı altında ezilmeyen karakterler olarak resmedilmesinin yanı sıra bir diğer taraftan acıdır ki kadının cinsel özgürlüğünü kısıtlayan karakterler olduğunu da söylemek mümkün. Hayatın en büyük ve en doğal gerçeklerinden biri olan cinselliğin bu denli yüce ve duygu dolu aşk romanlarında eksik olması, sanıyorum ki Jane Austen’in geleceğe ayak uyduramadığı tek unsur olarak karşımıza çıkıyor. Hayatın en doğal gerçeğinden mahrum kalan hikayeler, günümüz okurları ya da sinemaseverleri tarafından ne kadar tatmin edici bulunsa da bir bakıma eksik bir bakıma tamamlanmamışlık hissiyatı veriyor.
Yine de Jane Austen’i kendine idol edinen ve yarattığı karakterlerin her zaman mutlu sona ulaştığına şahit olan kadın bilinçaltının, duygusal ilişki bazında da Jane Austen etkisi altında kaldığını söylemek yanlış olmayacak. Günümüzde cinselliğin dahil olmadığı bir ilişki, bireyin hür iradesi ve kimsenin etkisi altında kalmadığı şahsi tercihlerinin bir sonucuysa, elbette ki bunun için söylenecek hiçbir söz, belirtilecek hiçbir yargı yok. Fakat ne yazık ki, cinsellik konusunda günümüzle uzaktan yakından alakası olmayan geçmiş dönem anlatılarının etkisinde kalmak, kadının kendini, kendi cinselliğinden uzaklaştırmasından farklı olmayacak doğrusu. Yalnızca bununla sınırlı kalmayan durumda, kadın kendi cinsel özgürlüğünü inkar edecek ve tıpkı Jane Austen’in yaptığı gibi kadınlığıyla gurur duyarken var olmasının en önemli nedenlerinden bir olan cinselliği tabu haline getirecektir.

Bunların hepsi elbette ki birer ihtimal, fakat söz konusu günümüz ilişkileri olduğu zaman, hepimizin aynı konuların birbirinden farklı tasvirleriyle karşı karşıya kaldığını söylemek mümkün. Uzun lafın kısası, Jane Austen’in günümüz ilişkilerine etkisi nasıldır sorusunun cevabı, benim şahsi fikrimce olumsuz sevgili okurlar. Nedeni ise Jane Austen’in romanlarında ve beyaz perdeye aktarılan filmlerde, insanlığın en doğal dürtüsü olan cinselliğin, kadından ayrıştırılırmış bir detay olarak aktarılması. Cinsiyet eşitsizliği kapsamındaki en önemli konulardan biri olan cinselliğin, Jane Austen gibi çağdaş bir yazar tarafından yok sayılması ise fikrimce onun tek kusuru olarak karşımıza çıkıyor. Bu kusurun ise tıpkı okurlara ve izleyicilere aşılanan “güçlü, bağımsız ve öz güvenli kadın” algısı gibi, ilgililer üzerinde oldukça efektif bir kusur olduğunu söylemek mümkün.
 

Satırlarımızı en başından en sonuna özetlemek istersek; Jane Austen’in dünü, bugüne ve yarını etkileyen son derece iddialı bir kaleminin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yazdığı romanlar ve yarattığı karakterlerle kadın algısını sil baştan yazmış ve 19-20. yüzyıllarda, kadınların kendilerine olan bakış açılarında radikal değişiklikler yaratılmasına yol açmıştır. İngiliz Edebiyatı için yarattığı eşsiz eserleri kendi hayatı ve tecrübeleriyle süslemiş, hayali aşk kavramını her okurun huzuruna sunmuştur. Kendi acılarını satırlarına aktaran yazar, kadın olmanın zorluklarını üstü kapalı da olsa aktardığı eserlerinde, yaşadığı acıları mutlulukla buluşturmuş ve gerçek aşk denen kavramı, birden fazla toplumsal unsurla birlikte okurlarının huzuruna sunmuştur. En az hepimiz kadar sıradan bir kadın olan Jane Austen, zihninde yarattığı kadın algısını, cinsiyet eşitsizliği ile mücadele eden, kadınlar için biçilmiş rollere itaat etmeyen, hak arayışından ve kendi doğrusundan asla vazgeçmeyen karakterlerle okuyucusuna aktarırken, yine sıradan her insan gibi karakterlerini de kusurlu yaratmıştır. Fakat feminist bir bilinçle yarattığı tüm karakterlerinin ortak kusuru, Jane Austen’in şahsi eksikliğinden kaynaklıdır ve bu kusur nedeniyle, kendi cinselliklerinden uzak, güçlü kadın karakterler ortaya çıkmıştır. Bu kusura rağmen İngiliz yazar ve eserleri, geçmişten günümüze kadar popülerliğini korumuş hatta 19. ve 20. yüzyıllara etki ettiği gibi, milenyum çağa da etki etmeye devam etmektedir. Yeni çağa etki etmesindeki en önemli faktör ise şüphesiz ki ölümsüz yazarın eşsiz eserlerinin beyaz perdeye aktarılmasıdır. Jane Austen’in yarattığı karakterlerin hayat bulduğunu görmek, tüm okurlar açısından yine şüphesiz ki eşsiz bir deneyimdir. Elbette ki bir teselli değildir fakat Jane Austen, kadın olmasından kaynaklı olarak yaşarken görmediği değeri ve kıymeti, vefatından yıllar sonra görmeye başlamıştır ve ortaya koyduğu eserlerle İngiliz Edebiyatı’nın en önemli yazarları arasında yerini edinmiştir. 41 yıllık hayatı boyunca bir sürü eser yaratmış olmasına karşın tamamlayabildiği 6 adet romanıyla dünü, bugünü ve elbette ki yarının kadınlarını temsil etmiş, etmeye de devam ediyor… Elbette ki Jane Austen’e duyulan hayranlık yalnızca bizlerle sınırlı kalmıyor ve edebiyat tarihine adını kazımış başka yazarlar ona duyduğu hayranlığı şu sözlerle aktarıyor… 
 
Virginia Woolf – “Kendimi bir odada Jane Austen ile yalnız bulmayı isterdim.”
 
Arnold Bennett - “Küçücük, harika bir roman yazarıydı… Ama onun dünyası da küçücüktü… Büyük bir roman yazarı olmak için dünyayı yeterince tanımıyordu ve büyük bir roman yazarı olma hırsına sahip değildi. O, yerini biliyordu.”
 
J.K. Rowling – “Jane Austen, diğer tüm yazarların ulaşmak istediği zirvedir.”
 
 
Son şahsi bir yorum daha getirmem gerekirse; Jane Austen; güzelliğin, saflığın, mutluluğun her zaman gerçek olduğunun bunun yanı sıra imkansız denen şeyin ise asla gerçek olmadığının kanıtıdır benim için. Arzular yaşanmasa bile yaşatılabilir, Tıpkı Jane Austen’in yaptığı gibi… Eğer içinizde umuda ve mutluluğa dair ölen duygular varsa Jane Austen’e sarılmak, yapılabilecek en doğru tercihlerden biri olacaktır. Eğer kendinizden ve yüreğinizdeki güçten şüphe eden bir kadınsanız, Jane Austen’in yarattığı karakterlerden ilham almak oldukça konforlu bir sığınak olacaktır. 
 
Teşekkürler… 


REFERANSLAR 
 
Kathryn Hughes, 2014 “Gender Roles in the 19th Century”
 
Bethany S. Harper,2020 “he Influence of Jane Austen’s Works on Societal Attitudes Regarding Women and Marriage, Education, and Slavery from the Early Nineteenth to Twentieth Centuries”
 
John Sutherland, 2008 “The Guardian, Top 10 Literary Virgins”
 
Zhang Jie, 2019 “The Impact of Jane Austen’s Life on Her Novels”
 
Taylor Houston, 2013 “Why the F*ck Do People Love Jane Austen So Much? A Primer”
 
Erin D. Werley, 2008 “The Impact of Jane Austen’s Life on Her Novels”
 
 
KAYNAKÇA 
 















 

©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?