Google
ZOOM

Bir Devletin Kuruluşunun Ardındaki Deha

29 Eki 2022

Bugün Cumhuriyet’imizin kuruluşunun 99. yılı. Dile kolay tam 99 yıl önce kurulan bir devletin; ne şartlarda kurulduğu, o devlet için nelerden vazgeçildiği ve uğruna ne gibi fedakarlıklar yapılarak özgür bir ülke olmamızın ardındaki dehayı sizlere anlatmak istiyorum. Elbette siz, Atatürk’ün hayatını, ilkelerini, yaptıklarını, silah arkadaşları ile birlikte bize bu ülkeyi armağan ederken ki mücadelesini biliyorsunuzdur ama hikayeyi bir de, bir devlet kuran dehaya bakan bir kadının gözünden okumanızı isterim. İşte size bir devletin kuruluşunun ardındaki o müthiş insan...

Genellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmaya 23 Nisan 1920 yılında karar verdiği bilinir. Halbuki Ali Fuat Cebesoy’a göre, onlar henüz Harp Akademisi’ndeyken Atatürk’ün cumhuriyetçi fikirleri ve bakış açısı bulunmaktadır. Hatta Cebesoy “Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı eserinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Şam’a gitmeden önce arkadaşlarıyla yaptığı bir toplantıda, “Asıl dava, yıkılmak üzere bulunan bir imparatorluktan önce bir Türk devleti çıkarmaktır.” dediğini belirtmiştir. O da 1902 yılına tekabül eder. Yani bilinenin aksine Atatürk,, cumhuriyeti kurmaya ne 23 Nisan 1920 yılında ne de 1923 yılının 28 Ekiminde karar vermiştir. O, J.J. Rousseau ve Montesquieu okuduğu zaman kişilerin özgürlüğü için cumhuriyetin şart olduğu bilincine varmıştır. Üstelik bu uğruda silah arkadaşları ile ters düşme pahasına savunduğu fikri diretmiş ve uygulamıştır.

Google
Sanılanın aksine cumhuriyet en yakın silah arkadaşları ile ortak bir karar alınarak verilmiş bir süreç değil, tam aksine onlarsız bir yola çıkmayı göze almak demektir. Ulu Önder Atatürk’ün “Nutuk” kitabında açıkça belirttiği gibi, en yakın silah arkadaşları olan Kazım Karabekir Paşa 1. Ordu’nun ve Ali Fuat Paşa Konya’ya II. Ordu’nun başına ve de Cevat Çobanlı Paşa’da Diyarbakır’a gitmek istediğini belirterek, tam da cumhuriyetin kurulmasından birkaç gün önce meclisi bırakmışlardır. Çünkü cumhuriyetin kuruluşuna, Türk Devleti’nin bağımsız olma fikrine, henüz, onlar dahi hazır değilidir. Ama işte lider olmak böyle bir şeydir! Mustafa Kemal Paşa’nın vatanı kurtarmasına nasıl hiçbir şey engel olamadıysa, en yakınlarının birer birer gemiden inmesi de cumhuriyeti ilan etmesine engel olamamıştır. Çünkü Ulu Önder Atatürk için Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan yönetim şekli Cumhuriyet’tir. Kısaca belirtmek gerekirse O’na göre Türk milletinin karakterine uygun olan yönetim şekli asla kula kulluk etmek değil, egemenliğin kayıtsız şartsız kendilerinde olmasıdır. İşte Atatürk’e saygı göstermek için bu cümle bile yeterdir. Fakat daha fazlasına ihtiyacınız varsa, size sadece 3 başlıkla O’nu anlatmak isterim.

Google
Atatürk ve Halk

Atatürk sadece vatanı kurtarmak için yola çıkmadı. O vatanı kurtarıp özgürlük için savaşırken aslında o vatan üzerinde yaşayan halkın cehaletine de savaş açtı. Çünkü herkes yenilebilirdi ama cehalet öyle bir dipsiz kuyudur ki onu alt etmek savaş kazanmaktan daha zordur. Bunu o yıllarda çok iyi biliyordu O. Ne yazık ki biz, bugün yaşadığımız dönemde tekrardan yaşayarak öğreniyor ve daha net anlayabiliyoruz. İşte o nedenle Mustafa Kemal Paşa sadece vatanı kurtarmadı, cehalete karşı da savaş açtı. Doç. Dr. Orhan Çekiç bir söyleşisinde çok güzel anlatır: “Onun ilk hedef vatanı kurtarmaktı. İstanbul’dan hareket edip Samsun üzerinden çıktığı yolda vatanı kurtarmak üzere harekete geçerken, o kurtulan vatanın üzerinde yaşayan halkın beynini kurtarmayı da kutsal bir görev olarak görmüştü.” İşte o nedenlerle sadece devlet kurup bırakmadı bize! Devrimleri ile insanı her daim dibe çekecek olan cehalete karşı da savaştı. Cehalet ile savrulup tekrar aynı hatalara düşmektense, geleceğe bakmaya yöneltti. Harf İnkilabı bu sürecin ve O'nun dehalığının en büyük göstergesidir. Cehalet ile ilgili Atatürk'ün söylediği en güzel söz ise: "Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir." sözüdür.

Google
Atatürk ve Kadın

Atatürk’e göre çağdaşlığın temelinde sadece özgürlük yatmaz. O çağdaş bir toplum için, kadınların da erkekler kadar özgür, onlar kadar haklarını savunabilecek hak ve hukuka sahip olmalarını ve de onlara hak ettikleri saygının gösterilmesi gerektiğini savunur. Çünkü Ulu Önder Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadınının katkılarını görmüştür. İşte o nedenle henüz Avrupa’da dahi seçme seçilme hakkı yokken bize, bu hak ve imkanları sağlamıştır. O dönemde Fransa, Isviçre gibi ülkelerden önce, üstelik meclisin tüm itirazlarına rağmen, 5 Aralık 1934 yılında biz kadınlar için Seçme ve Seçilme Hakkı Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bugün Atatürk’e hakaret eden, ona saygı duymadığını söyleyen kadınların hiçbiri istenildiğinde bu hakları iade etmeyi göze alamaz. İşte dehalık da burada ortaya çıkar. Mustafa Kemal Atatürk, öyle bir kanun koymuştur ki ondan, ilkelerinden, yaptıklarından açıkça nefret ettiklerini söyleyenlerin dahi bugün, bu hakkı elinden almaya kalksanız var gücü ile itiraz eder. İtiraz etmek elbette hakklarıdır, ama o beğenmediğini üzerine basa basa vurguladığı kişi sayesinde o hakka sahip olduğunu unutmasıdır oradaki ince nüans. Dehalık da burada ortaya çıkar...

Google

Atatürk ve Doğa


Atatürk’ün doğa sevgisini bilmeyen olduğunu asla düşünmüyorum. En azından son yıllarda sıklıkla duyduğumuz “Yürüyen Köşk” hikayesinin anlatıldığı birçok makaleye ya da sosyal medya postuna rastlamışsınızdır. Sadece o hikaye bile Ulu Önder’in doğa sevgisinin anlaşılması için yeterlidir. Fakat daha fazlasına ihtiyacınız varsa size Atatürk Orman Çiftliği’ni hatırlatmak isterim. Savaştan çıkmış yorgun bir komutan, en az onun kadar yorgun bir milletin geleceği, bırakın çocuklarını, torunlarını dahi düşünerek için bir orman bırakmıştır bu ülkeye. Birçok liderin gelecek için yapılacaklar listesinde bir ormanın ilk 100’e gireceğini sanmam. Dehalık bunun neresinde derseniz, geleceğe, sadece bak senin için bir ülke bıraktım, bunu koru demek yerine, senin için özgürce yaşayacağın, hak ve özgürlüklerini koruyabileceğin, kimseye kulluk etmek zorunda olmayacağın, seçebileceğin gibi seçilebilmene de olanak veren bir ülke ve o ülkenin içinde nefes alacağın bir alan da bıraktım diyebilmektir. Yani demem o ki olay bir ormandan çok daha fazlasıdır, anlayana...

Atatürk'ün doğa sevgisini kendi sözlerinden duymak isterseniz: “Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark etsin” dediğini de bilmenizi isterim.

Google
Kısa bir ömrü bir vatan uğruna feda etmek; sadece o vatan ve vatan üzerinde yaşayan vatandaştan toprağa, hayvandan ağaca kadar her canlı için harcamak, üstüne üstlük sadece kendi çıkarı için kanun koyma ve değiştirme imkanı varken, mülk, para gibi dünyevi şeylere sahip olabilecekken her daim vatanın iyiliği için hareket etmek her yiğidin harcı değildir. Bunları bilmemek ayıp değildir, öğrenilir. Fakat tüm bu süreçleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ülkeye kattıklarını, ülkemiz için feda ettiği hayatını, kadınlar ve halk için yaptıklarını bilip de görmezden gelmek ve hatta inkar etmek “Kral Çıplak” masalındaki “aptallar göremez”cilik numarası yapmaktır. Yazının sonuna kadar okuyup hala saygı göstermekte tereddütünüz varsa, sahip olduğumuz dehanın ardından Fransız yazar Claude Farrére’nın sözleri ile yazımı noktalamak isterim: “O, yüce bir dağa benzer. Eteğinde yaşayanlar bu yüceliği fark edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için, O'na çok uzaklardan bakmak gerekir.”
©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?