Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Midjourney
STORIES

Belle: Bugünün Tuhaf Tutsağı

27 Ara 2022

Dünyanın düzüne döndüğü, zamanın ise tersine aktığı bir andı. Yelkovan akrebi değil, akrep yelkovanı kovalıyordu o sabah. Ukrayna-Rusya savaşının nabzının en yüksekte attığı, şehirlerin hunharca bombalandığı ve insanların canice öldürüldüğü sabahlardan biriydi. Etrafı can çığlıkları sarmışken, varoş mahallenin birindeki genelevden yükselen çığlık, olsa olsa zevk çığlığı olarak algılanırdı. Fakat ne yazık ki işler, hiç de bu kadar işveli ve cilveli değildi. Mesleğinin kitabını yazacak tecrübeye sahip bir kadın ve çömezlerin karşısında el ayak kesildiği bir yönetici olan genelev sahibi bir kişinin doğum sancılarıydı yankılanan sesler. Kadın doğumu yaptığında dört bir yanı saran sesler ise bugüne kadar duyulan en korkutucu yakarışlardı. Neden mi? Çünkü kadın ufacık tefecik bir bebek doğurmak yerine ölümün acı pençesinden son anda kaçmış misali, 80’li yaşlarında, yaşlı mı yaşlı bir kadın getirmişti dünyaya…

Buna şahit olan insanların savurduğu dehşet dolu bakışlar çok haklıydı anlayacağınız. Sonuçta nerede görülmüştü yeni doğan bir insanın yaşlı olduğu. Ya kıyamet kopuyordu ya da herkes saçma sapan bir simülasyonun içinde olduğuna inandırıyordu kendini. İki seçenekte çok mantıklıydı aslında ama yaşanan bu son olayın mantıksal bir raya oturtulacak hiçbir yanı yoktu ve son derece de gerçekti doğrusu. Peki sonra ne mi olmuştu? Bir annenin merhameti, elbette ki dayanmamış ve doğum yapan kadın kendinden yaşça büyük evladını sarıp sarmalamış, bağrına basmıştı… Genelevdeki diğer kadınları Rus askerlerine teslim etmekle tehdit eden kadın, bu “çocuktan” kimseye bahsedilmemesi gerektiğine dair ciddi uyarılarda bulunmuştu çalışanlarına. Öylesine bir tehditti ki kadının yaptığı, bu doğuma şahit olan herkes süt dökmüş kedi misali bulundukları odayı terk etmişti.
 
“Belle” adını vermişti annesi bu yaşlı kadına. Tam olarak yaşlı gibi kokuyor, onlar gibi hareket ediyor ve onlar gibi büyük büyük cümleler sarf ediyordu. Annesinin ona Belle ismini vermesi ise pek manidardı aslında. “Güzel olan” demekti Belle. Çocuğu güzel olma fırsatını asla yakalayamamış olsa bile şu küçücük hayatında, ismi güzel olsun istemişti annesi. Fakat evdeki hesabın çarşıyla hiçbir alakası yoktu çünkü Belle’in, doğumundan yalnızca iki ay sonra yüzündeki kırışıklıklar kaybolmaya başlamıştı. Bu süreçte günler ayları, aylar yılları kovalamış ve Belle, zaman aktıkça gençleşmeye başlamıştı. Normal bir yaşama göre çok daha hızlı gençleşiyordu fakat bu durumun, 30’lu yaşlarına geldiği zaman değişecek olduğundan bihaberdi Belle. Orta yaşlarına geldiğinde hızlı gençleşmesi duracak ve o da tıpkı diğer insanlar gibi aynı hızda gelişecekti, elbette ki tersine… Belki de Tanrı’nın bir lütfuydu bu Belle için. Yaşlılık dönemi oldukça hızlı geçerken, gençlik döneminin tadını çıkaracağı bol bol vakti olacaktı. Zaman geçtikçe önce yetişkin sonra da genç ve güzel bir kadın olmaya başlamıştı Belle. İnsanlar, yaşlı bir kadın doğmuş olmasını belki bir yere kadar sır gibi saklayabilirdi ama bu kadının gün geçtikçe gençleşiyor olması gizli tutulabilecek cinsten değildi. Kimden çıkmıştır nasıl yayılmıştır bilinmez ama Belle’in varlığı, önce Ukrayna’nın sonra da tüm dünyanın gündemine yayılmaya başlamıştı. Herkes Belle’i görmek için kapıya dayanıyor insanlar savaş, yıkım dinlemeden dünyanın dört bir yanından Ukrayna’ya doğru yol alıyordu. Belle ise bu süreçte 80’li yaşlarından 50’li yaşlarına inmişti bile. Doğumunun üstünden 3 yıl geçtiğinde ise Belle 45 yaşında olgun ve hatta oldukça seksi bir kadın olarak arzı endam etmeye başlamıştı. Sanıyoruz ki dişiliğini annesinden almıştı. Tüm dünya çapında oldukça popüler olan Belle aynı zamanda yediden yetmişe her erkeğin gözdesi konumundaydı. Evine hayran mektupları geliyor, insanlar Belle ile birlikte olmak için adeta düz duvara tırmanıyordu. 
 
Tüm bunlar yaşanırken Belle ise bu kadar hızlı gençleşiyorsam ölümüm de bu kadar hızlı olacak diye düşünüp bir depresyondan diğerine atlıyor fakat arada sırada dünyevi zevklere dahil olmayı da ihmal etmiyordu. Anlayacağınız beğendiği üç beş hayranıyla bir takım erotik girişimlerde bulunmuş ve yasak elmanın tadına bir güzel varmıştı Belle. İşler çığırından çıkmaya başladığında ise adı gibi güzel olan Belle, yalnızca erkeklerin değil, bilim dünyasının da ilgisini epey bir çekmeye başlamıştı. 
 
Bu sefer köşe bucak onu arayan kişiler sapık hayranlar değil, Rusya’dan askeri güvenlik desteği ile gelen zorba bilim insanlarıydı. Amaç ise zaten abluka altında tuttukları Ukrayna’ya ait bir vatandaş olan Belle’i esir alıp ne tarz bir biyolojik sisteme sahip olduğunu öğrenmek için üzerinde deneyler yapmak istenmesiydi. Tüm bunlar olurken ezelden yorgun anneciği ise baskılara daha fazla dayanamayıp Belle’i azat etmeye karar vermişti. Bir de mesleğini özlemiş olacak ki, Belle’in sapık hayranlarından birkaçının genç kadının genelevden emekli olan annesinden nasibini aldığına yönelik dedikodular da çıkmıştı ortaya. Dedikodularda, bir annenin çocuğundan vazgeçişi de önemsizdi Belle için… Savaşın ortasına doğan yaşlı bir kadındı Belle, doğar doğmaz ne badireler atlatmıştı… Bir annenin vazgeçişiyle yıkılacak hali yoktu herhalde… Diye düşünürken, annesinden bağımsız hayatına başlamak için ilk gerçek adımını atmıştı. 
 
“Zaten yetişkin bir kadınım, kimse bana bir şey söyleyemez!” diye düşünüyordu ama kadın olmanın ne kadar zor olduğundan henüz bihaberdi Belle. Özgürlüğüne adımını atmasıyla hayatının ilk tutsaklığının başlaması bir olmuştu. Attığı her adımda biraz daha gençleşiyor ve hatta ne yazık ki biraz daha toylaşıyordu. Yaşıyla doğru orantılı olarak akli melekelerinin de onu terk ettiğini zaman zaman fark ediyor ama yaşının gerektirdiği gibi davranmaktan kendini alıkoyamıyordu. Parasız ve pulsuz düştüğü sokaklarda, Ukrayna’nın her yerinde hem yerli halktan hem de Rus askerlerinden gizleniyor, tanınmamak için yüzüne çamur sürüp kıyafetlerini paçavraya dönüştürüyordu. Tek amacı bulunduğu ülkeden firar etmek ve daha az tanınacağını düşündüğü bir yerde kısa ama huzurlu bir yaşam sürmekti. Bir dilenci misali Ukrayna sokaklarında fink atarken; hırsızlığı, kapkaççılığı ve hatta yağmacılığı bile öğrenmiş, tüm erkeklerin hayran olduğu dişiliğinden pek bir eser kalmamıştı. Fakat tüm bu uğraşları, Belle’in zorba bilim insanlarına yakalanmasına engel olmamıştı ve bir gece, kartondan yaptığı evinde uyurken korkunç bir baskın sonucu yaka paça kaçırılmıştı genç kadın.
 
Gözlerini açtığında kendini korkunç, basık ve havasız bir laboratuvarın içinde bulmuştu Belle. Rusya’da olduğundan şüphe yoktu. Kaçırıldığı günün üzerinden aylar geçmişti ve kollarındaki morluklarla damar yoluna bağlı olan büyük iğneyi fark etmişti. Uzun bir süredir burada olduğuna yüzde yüz emindi. Yaşadığı yorgunluk hissi bunu adeta kanıtlamıştı. Etrafında beyaz önlüklü, iri yapılı ve ne hikmetse hepsi erkek olan bilim insanı müsveddelerinin yanı sıra arka kısımlar da ise adeta birer robotu andıran sapsarı tenli ve masmavi gözlü, heybetli Rus askerlerin beklediğini fark etmişti. “Günaydın Uyuyan Güzel” demişti bir bilim insanı, saçlarından toprak dökülen Belle’e bakarak. Belle ise yüzüne tükürerek karşılık vermişti adama ve “Bırakın beni!” diye bağırmıştı ardından. Yanına yaklaşan bir başka bilim insanı ise Belle’in kalçalarını okşayarak, “Şarap gibi kadın diye ben buna derim!” demiş ve korkunç erkek homurtularının birleştiği kaba bir kahkaha gümbürtüsü kopmuştu laboratuvarın içinde. Herkesin sapkın içgüdülerle kahkaha attığı esnada, Belle’e karşı fazlaca rahatsız edici bakışlar yönelmiş ve bir avcının avına yaklaştığı andaki gibi laboratuvardakilerin salyaları akmıştı etrafa. Belle ise korku dolu ve çaresiz bakışlarla yardım çığlıkları atmış fakat onu ne duyan ne de gören olmadığının farkına çoktan varmıştı. 
 
Etrafındaki tüm adamların gözünün içine bakmıştı teker teker, herkes ona ve bedenine baktığını fark etmiş fakat kimsenin onunla göz teması kuramadığını gözlemlemişti. “Yüzüme bakın!” diye bağırmıştı Belle, oturduğu koltuğa kemerle bağlanmış olan ellerini yumruk şekline getirmiş ve çığlık atmaya devam etmişti. Bir kuş gibi çırpınıyordu adeta derken, insanların şaşkın bakışlarıyla irkilmişti Belle. Biraz daha gençleşmişti. Bedenindeki bu son değişiklik onun normal hızda ama bir o kadar da tersine olan gelişiminin başlangıcıydı. Artık 30’lu yaşlarının baharında olan Belle, normal ve alışıldık şartlar altında gençleşecek ve her yıl bir yaş daha küçülerek devam edecekti hayatına. 
 
Güya Belle’in üzerinde deneyler yapacak olan bilim insanları ve onların paralı askerleri bu gençleşme karşısında Belle’in dikleşen göğüslerine ve sertleşen yuvarlak kalçasına hayranlıkla bakakalmışlardı. Hatta aralarından bazıları kendini o kadar kaptırmıştı ki, ereksiyon problemi yaşayanlar dahi vardı. “Bu kadar sapkın ve ahlaksız olamazsınız!” diye düşünmüştü Belle. Her şeyin sonu olduğunu kabullenmişti ki, yaşadığı korkunç ve trajik durumu mizaha vurmaya başlamıştı. Dolayısıyla pes etmişti Belle, ta ki laboratuvarın en arka sağ köşesinde duran selvi boylu askerle göz göze gelene kadar…
 
Rusya Militarist Güçlerine karışmış bir Ukrayna askeriydi bu selvi boylu delikanlı. Belli ki ahlaklı bir gençti. Bu yüzden asla Belle’e diğer adamların baktığı sapkın gözlerle bakmıyordu. Belle bu askerde bir gariplik olduğunu sezmeye başlamadan askerin ona bakarak “Şiişt” işareti yaptığını fark etmişti. Bu işaretin ardından ise laboratuvar, Belle’i kurtaran genç Ukraynalı asker sayesinde kan gölüne dönmüştü. Akan kan elbette ki Belle’in değil, tüm sapkın Rus askerleri ve güya bilim insanlarınındı. Tek başına koca bir insan yığınını ekarte eden koca yürekli asker, Belle’in yanına koşmuş ve ona iyi olup olmadığını sorarken, ellerinin bağlandığı kemeri açmıştı. 
 
“Sen…” 
 
Demişti Belle askere bakıp.  
 
“Benim burada olduğumu ve kaçırıldığımı nasıl öğrendin?” 
 
Diye sormuştu. Selvi boylu asker, yüzüne çapkın bir gülümseme kondurarak; 
 
“Annenin selamı var Belle. Ona gelmiş burada tutulduğun haberi. Annen gibi dillere destan bir kadına borcumu ancak seni kurtararak ödeyebilirdim… Yaşadığım ve asla unutmadığım ilk tecrübemdi annen. Hayatımda öyle bir kadınla bir daha birlikte olma imkanı bulamadım ve bulabileceğimi de sanmıyorum.” 
 
Demişti asker ve bu samimi itirafının ardından Belle’e siper olarak onu laboratuvardan dışarı çıkarmıştı.
 
Genç asker Belle’i tutsak edildiği laboratuvardan olabildiğince uzaklaştırmıştı ve birlikte gece olana kadar ilerlemişlerdi. Rusya sınırını geçip Ukrayna’ya vardıkları esnada ayrılma vakti de gelmişti. Ukraynalı asker, Belle başının çaresine bakabilmesi için bir miktar para ve aç kalmaması adına da bir kuru ekmek verirken, yanında da azıcık su bırakabilmişti. Belle’in askerden duyduğu son söz ise “Git buralardan, olabildiğince uzaklaş ve unuttur kendini!” olmuştu. Belle ise bu lafları duyduktan sonra gözü yaşlı bir şekilde genç askere sarılıp teşekkür etmiş ve ardına bile bakmadan koşar adımlarla uzaklaşmaya başlamıştı.
 
O günün gece yarısı etraf karanlıkken, Ukrayna’nın sahilleri daha önce hiç görmediği bir olaya şahit olmuştu. Kollarında iğne izleri ve sargılarla, sokaklarda koşan orta yaşlı bir kadın, görünümünün aksine dünyanın en mutlu insanı gibi tüm enerjisiyle koşuyordu. Bu kişi, sonunda laboratuvardan kaçan Belle’den başkası değildi. Sefil hâlinin farkındaydı, Belle. Ama ne yapabilirdi ki? Sonunda onun için ayrılmış özel cehenneminden kaçabilmişti ve neyi var neyi yoksa çantasına atarak, kendini sahil kenarına bırakmıştı. Hedefi belliydi; cehennemden kaçacak ve ona yapılan iğneleri, verilen elektrik şoklarını, bedeninden alınan her hücreyi ve onu 7/24 izleyen sapık gözleri unutacaktı. Hem, laboratuvardan kaçsa bile dışarıdaki savaş alanı en az kendi yaşadıkları kadar beterdi. Bu yüzden ülkeyi terk etmesi onun için en kesin çözümdü. Tabii her terk ediş, beraberinde binlerce zorluğu getirirdi. Ama öne doğru attığı her adımda, kalbinin daha da hızlı attığını hissediyordu. Kendini sıfırdan yaratabileceği düşüncesi ona o kadar baş döndürücü geliyordu ki, ayaklarının onu nereye götürdüğünden haberdar değildi.
 
Sonunda bir geminin kenarına yaklaşmıştı ama o geminin nereye gittiğini bile bilmiyordu. Geminin içinde birbirinden farklı insanlar olduğunu fark etmiş ve hepsinin oldukça sefil göründüğünü düşünmüştü. Bu insanlar arasında asla göze batmayacağına inanmıştı Belle. Çünkü kendisi de onlardan farklı görünmüyordu. İçlerinden en düzgün giyineni yaşlı bir adamdı. Muhtemelen bu geminin kaptanı olmalıydı diye düşünmüştü Belle. Adama yaklaşmış ve konuşmaya başlamıştı.
 
“Bu gemi nereye gidiyor?” 
 
Diye sormuştu. Adam cevap vermemiş, onun yerine elini cebine atmıştı.
 
Belle biraz daha cilve yaparak tekrardan sormuştu sorusunu.
 
“Bu gemi nereye gidiyor, efendim?”
 
Adam onu duymamış olamazdı ama cevap veresi de hiç yokmuş gibiydi. Belle, Ukraynalı askerin ona verdiği paranın birazını adamın önüne koyduğundaysa, adam aniden konuşmasına izin vermişler gibi sevinmişti. İhtiyar, kimsenin bakmadığından emin olduğu zaman Belle’in kulağına eğilmiş ve cevap vermişti. 
 
“Türkiye’ye gidiyoruz.”
 
Belle, olan biteni az çok anlamıştı. Cevap vermeden arkasındaki kocaman ülkeye baktığında, sadece yere tükürmenin onu tatmin edeceğini düşünmüştü. Nereye giderse gitsin kimse onu tanımadığı için, buradan kat ve kat daha iyi olacağı kesindi... Belle, son kez gözlerini önündeki gemiye çevirdiğinde, bir nevi kendini insan kaçakçılarının arasına bırakmıştı. Yolcu gemisi birbirinden farklı kişilerle doluydu. Her yaştan, hatta her cinsiyetten insanlar vardı burada. Hepsi de onun gibi kaçaktı.
 
Geminin içerisi oldukça pis ve kalabalıktı, bazen deniz tutan insanlar kendilerini güverteye atıp kusmaya gidiyor, bazıları ise ortalık yere kustuğuyla kalıyordu. İnsanların neredeyse çoğu hasta veya yaralıydı. Belle, kucağında ufacık bebeğiyle bekleyen bir annenin yanına oturmuştu ve diğer insanlardan korkan tavrıyla saat başı ortalığı kolaçan ediyordu. Ya onu bulup üzerinde daha acı deneyler yaparlarsa? Ya gittiği yerde de başına aynı şey gelirse? Diye düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Düşünceler, bir gram uyumasına izin vermiyordu. Bütün bu düşüncelerle boğuşurken, yanında oturan bebekli kadından yumuşak bir ses geldiğini fark etmişti. 
 
“Ne kadar da genç gözüküyorsun. Kaç yaşındasın?”
 
 Demişti kadın. Belle’in tüyleri diken diken olmuştu. Şu an otuzlu yaşlarındaydı ve giderek gençleşeceği için, diğer insanlara farklı görünmesi çok normaldi. Belle, sesini çıkarmamıştı. Bu sefer kadın, gülümseyerek elindeki konservelerden birini Belle’e uzatmıştı. 
 
“Acıkmış olmalısın, yer misin?” 
 
Sorusuyla devam ettirmişti sözlerini kadın. Belle, konuşmasa da gözleriyle kadını izliyordu. Kadınsa gülümsemeye devam ediyordu. 
 
“İsmin ne?” 
 
Demişti bu sefer. Belle, gözlerini bir süre kapatmış ve sonrasında nihayet ona cevap vermişti. 
 
Belle.” 
 
Demişti sessizce. Cevabı kadını daha da mutlu etmişti. 
 
“Öyle mi? Oldukça güzelsin de. İsmin sana çok yakışıyor.”
 
Kadının sözlerinden sonra, bir anlığına olsun yemek yemeyi kesmişti Belle. Belli belirsiz herkesin ismi ve ona zıt, garip vücudu yüzünden, sayısız kez onunla dalga geçtiğini hatırlamıştı. Doğduğu genelevin kapısından tutun da üzerinde binlerce deney gerçekleştiren laboratuvarın kapısına kadar her şeyi yeniden getirmişti gözlerinin önüne. Güzelliğine hiçbir zaman inanmamıştı. Şimdi kucağında küçük bir çocuğu taşıyan kadın, ne dediğini sanıyordu ki? Neden... neden onu bu kadar etkileyecek samimi bir cümle çıkmıştı dudaklarından? Belle bunları düşünerek derin bir iç çekmişti. Tamam öyleyse, demişti içinden. Nasılsa sil baştan bir hayat kuracaktı. Bu yeni hayata, daha önce hiç kimseyle yapamadığı dostça bir konuşmayla başlayabilirdi. Belle ağzını açtığında, bu küçük bağın ona neler katacağından ya da ondan neler koparacağından haberdar değildi.
 
Annenin adı Lena’ydı. Kollarında henüz yeni doğmuş bebeğiyle, eşini Ukrayna-Rusya savaşında kaybetmişti. Bu dünyada eşinden başka kimi kimsesi kalmayan kadının durumu pek de iç açıcı değildi. Bu yüzden yeni doğan çocuğunu da kaybetmemek için ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Türk akrabalara sahip olduğu ve Türkçeye az çok hâkim olduğu içinde bu ülkeye kaçak gitmeyi tercih etmişti. İkisinin de kimsesi olmadığından, birbirlerine tutunmak istemişti bu iki kadın. Yol boyunca birbirlerine arkadaşlık etmiş ve dertlerini paylaşmışlardı. Yolculuğun sonuna yaklaştıkça birbirlerinden ayrılacakları düşüncesi iki kadını da oldukça germiş ve oturup birbirlerinden ayrılmak istemediklerine karar vermişlerdi. En nihayetinde hiç bilmedikleri yabancı bir ülkede yapayalnız kalacaklardı. İkisinin de ihtiyacı olan şey tutunacak bir dal ve destek olacak bir arkadaşlıktı. Çok konuşmamışlardı bunun üzerine çünkü ikisi de içten içe bundan sonraki hayatlarında birlikte olacaklarını fark etmişlerdi. 
 
Birlikte yaşamaya karar veren Belle ile Lena’nın planı ise şöyleydi; Belle ona yardımcı olurken, Lena da hem çocuğuna bakacak hem de dil konusunda bu “genç kadına” yardım edecekti ve hayatlarına böyle devam edeceklerdi… 
 
Türkiye’ye adım attığı andan itibaren Belle, ayaklarının onu ne gibi bir belaya sürüklediğini anlamıştı. Bir şekilde bu kadınla ülkeye giriş yapmış, sokaklara kendini atıvermişti. Ama yoldan geçen herkes Belle’in sapsarı uzun saçlarına ve masmavi gözlerine bakmadan edemiyordu. Önceki hayatının her anından biliyordu bu bakışları... Bu... rahatsız edici bakışları işte. Bir şekilde sığınmacı statüsünü almalarından sonra, ev aramaya koyulmuşlardı. Tek istedikleri, ne hâlde olursa olsun başlarını sokabilecekleri bir yerdi. Ama ev sahiplerinin hepsinin paralarında gözü vardı ve normal bir eve onlarca para isterlerken, yıkık dökük bir eve uygun bir fiyat biçebiliyorlardı ancak. Yapacak bir şey yoktu, zar zor da olsa bir ev tutmuşlardı ama birikimleri sonsuz değildi. En önemlisi de ortada bir çocuk vardı…
 
Daha da önemlisi, ileride ortada bir çocuk daha olacağı gerçeğiydi. Bir oyuncak bebek misali geçirdiği deney günlerinden sonra, kendini farklı bir rafta bulmuş gibi hissediyordu Belle. Ukrayna’dan geldiği için ona dört gözünü açarak bakan insanlar, “yabancı” olduğundan ve sırf dikkat çekmesi nedeniyle onu işe alan işletmeler... Hepsi midesini bulandırıyordu. Zaman geçtikçe bulunduğu konumdan hareket dahi edemez hâle gelmişti.
 
Onu metalaştırarak, oldukça düşük maaşta çalışmaya zorlayan işletmeler son derece cüzi bir miktarda inanılmaz bir performans beklemişti Belle’den. Sergilediği emeğin karşılığını asla alamıyordu yakasına yapışan göçmen kimliğiyle. Ama hayatın acısı sanki ortadaymışçasına, fazla para vermeyi teklif eden herkes de bedenini kullanmasını istemişti ondan. Az parayla kendini geçindirmesini bekleyen kişiler, her geçen gün oldukça yüksek fiyatlarla Belle’in onları “yaşatmasını” talep etmişlerdi.
 
Belle, düştüğü durumu asla anlayamamıştı. Bir yandan da yeni tanıştığı fakat sanki yıllardır tanıyormuş gibi hissettiği nazik Lena’ya her geçen gün daha da sıkı bağlandığını fark etmişti. Giderek daha gençleştiği için, sanki hisleri de iyice çocuklaşıyordu. Ya da... yaşlandıkça çocuklaşan insanların başına gelen şeyi mi yaşıyordu, karar verememişti. Çünkü gerçekten de gençleşiyordu...Yıllar geçtikçe, Lena’yla birlikte türlü belalar atlatmak zorunda kalmışlar ve adeta bir aile olmuşlardı. Aradan koca bir on yıl geçmişti bile. Artık ikisi de sular seller gibi Türkçe konuşuyor ve yaşadıkları bu yere uyum sağlıyorlardı. Belle, 20’lerinde gösteriyordu ve bir şekilde etrafındakileri idare edebiliyordu. Lena bile bütün bu olup bitenlerden şüphelenmiyordu. Ancak Belle, evine para götürebilmesi için onu çalıştıran herkesten taciz görmeye devam ediyordu. Tacizin ardından suçlanıyor, kovuluyor ve herhangi bir cevaba karşı ülkeden kovulmakla tehdit ediliyordu. Belle, yaşadığı her gün kalbinde bir stres balonunun oluştuğunu hissediyor ve patlamamak için kendisini tutuyordu. Hâline acıyamıyordu bile.
 
10’lu yaşlarına bastığında, küçük ve sevimli bir kız çocuğuydu artık Belle. Onu tanıyan herkesten saklanıyor, zar zor çalışıp eve geliyor, Lena’ya sarılarak ağlıyordu. Lena, onun için bir “anne” olmuştu artık. Garip olansa, onun her geçen gün gençleştiğini fark edip bu konuda tek kelime etmemesiydi. İkisi de son derece zorlu bir hayat sürmüştü. Belle sürekli gençleşirken, kadının gözlerinde sadece anlayışlı ve sempatik bir bakış vardı. Çocuğunu bir şekilde üniversiteye yollayabilmişti ve şimdi de her gün ağlayan Belle’i kollarına alıyor, sabah kalktığında “küçük kızı Belle’in” saçlarını örüyordu.
 
“Artık çalışmamalısın. Bundan sonra sana ben bakacağım.”
 
 Demişti bir gün, Lena. Başından beri Belle ile birlikte olan kadın, 65’li yaşlarına gelmişti. Üstelik beraber yaşadıkları onca yılda sağlığı da yerle bir olmuştu. Belle için çocuk olmanın zamanı mıydı gerçekten? Neden tüm deli doluluğuna, tüm enerjisine ihtiyaç varken artık dışarı dahi adımını atamayacak hâldeydi? Çocuk olsa bile çalışamaz mıydı? Aklını iyice kaybetse bile...
 
Küçük kıza zamanla oyuncaklar bile çekici gelmeye başlarken, Lena ise bir o kadar hasta ve yataklara düşmüş hâlde buluyordu kendisini. Sonunda zaman geçmişti ve saatler birbirini kovalamıştı.
 
Dar bir odanın içerisinde ölüm döşeğinde bir anne ve onun olmadığı oldukça belli, üç yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Kız çocuğu konuşurken cümlelerini yutuyor, sürekli ağlıyordu. Bir şey kalbini yakıyordu ve çok iyi biliyordu. Korkunç bir gerçeğin yaklaştığını seziyordu, ama bir türlü adlandırmaya aklı yetmiyordu. Yatağında ölüm döşeğinde yatan kadın, ağlayan küçük kızı kucağına almıştı. 
 
“Ağlama, benim güzel Belle’im.” 
 
Diyerek sakinleştirmişti küçük kızı. Küçük kız, ağlamalarının arasında sadece belli belirsiz 
 
“Ölme...” 
 
Diyebilmişti. Yaşlı kadınsa, oldukça genç Belle’e tıpkı karşılaştıkları ilk günkü gibi gülümsemişti. 
 
“Ben gidersem uslu duracağına söz ver.” 
 
Demişti nazik bir sesle. Küçük kız, kafasını hayır anlamında sallamıştı. 
 
“Söz vermelisin, yoksa huzurlu uyuyamam.” 
 
Sözleri dökülmüştü Lena’nın ağzından. Hâlâ bir çocuğun inatçılığıyla kafa sallıyordu küçük kız. Sonrasında birden öfkeyle haykırmıştı. 
 
“Ben de geleceğim. Beni de al.”
 
Yaşlı kadının gözleri titremişti. Oldukça üzülüyordu bu küçüğe. Kimsesiz, yapayalnız ve tuhaftı. Şimdi de küçük Belle, minicik aklıyla ölümü düşünüyordu. Muhtemelen onun sonu da yakındı, giderek bir bebeğe dönüşüyordu sonuçta. Yaşlı Lena, kalbinin acıdığını hissetmişti. Sonrasında gözlerini kapatmış, başından beri yanında olan genç kadının onca tacizciye kafa tuttuğunu hatırlamıştı. Sakince konuşmuştu sonrasında. 
 
“Arkadaşım oldun.” 
 
demişti titreyen sesiyle. Bebeği kucağında, kapısına dayanan kiracılarla nasıl uğraştıklarını hatırlamıştı. 
 
“Sonra yoldaşım.” 
 
Demişti hatırasının üzerine. Yavaş yavaş gençleşirken ona nasıl ağladığını ve yiyecek yemek bulamazken küçük elleriyle Lena’ya nasıl ekmeğini verdiğini anımsamıştı. 
 
“Sonra da kızım.” 
 
Diye açıklamıştı kendini.
 
Kollarında ağlayan minik çocuğun sırtını iyice sıvazlamış ve ona sıkıca sarılmıştı. Küçük kız çocuğu uyuduğundaysa, tüm acılarından sıyrılmış bir melek gibi gözüküyordu. İşte o anda, Yaşlı Lena son kez konuşmuştu. 
 
“Şimdi de yoldaşım olmanı istemiyorum. Yaşamalısın, bu sefer en doğru şekliyle...”
 
Yaşlı bir anne, bir dost, bir kardeş olan Lena; Belle’in alnına küçük bir öpücük kondururken, son nefesini vermişti. Hiçbir şey değişmemişti... Ne huzurla uyuyan bebeğin suratı ne de onları sarmalayan odadaki huzurlu atmosfer...
 
Tek değişen şey, odanın bir köşesindeki bozuk bir saatin tekrar başlamasıydı. Bu sefer ne akrep yelkovanı geçmişti ne de saat geriye doğru akmıştı. Kimselerin duyup bilmediği o küçük salisede, zaman durdu ve her şey değişti. Zaman tekrar ileriye akmaya başladığında, bir anneden ve dosttan geriye kalan tek şey, uyuyan tatlı bir kız çocuğuydu. Muhtemelen bu sefer düzgünce büyüyecek bir çocuk...
 
Son
 

©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?