Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Beklentilerin Distopyası: Paris ve Londra’da Beş Parasız Kitap İncelemesi
KÜLTÜR/SANAT

Beklentilerin Distopyası: Paris ve Londra’da Beş Parasız Kitap İncelemesi

Bugün ele alacağımız kitap dünya üzerinde ses getirmiş, 1984 ve Hayvan Çiftliği gibi kitapları ile oldukça tanınmış bir yazarın elinden çıkma bir kitap. George Orwell’ın “Paris ve Londra’da Beş Parasız” adlı eserinden bahsediyorum tabii. Yazdığı bilimkurgu türü distopyalarıyla hâlâ büyük bir ilgi toplayan yazarımızın, bilimkurgu yazıları bir yana dursun bu kitapta anlattıkları; gerçekçi bir toplum yapısını işaret ediyor bizlere. Yazar, kitapta modern toplumlara ışık tutarcasına çizdiği portre ile “gerçek bir distopya örneğini” göstermekte. Bu distopyaya baktığımızda da bunun ne tasarlanmış ne de bir kurgu olarak ortaya konulmuş olduğunu görüyoruz. Ele alacağımız kitabında da yazar, tam da bize bunu göstermeyi amaçlıyor bence. Öyleyse kurgulanmamış, el emeği göz nuru toplumumuzu anlatıcımızın gözünden inceleyelim bakalım!

Yayın Tarihi :30 Ağu 2022
Süre :5 Bardak

“Para, en büyük erdem sınavına dönüştü.”
 
Kitabımızın anlatımı ile alakalı ilk söyleyebileceğim şey, yazarın kitabı “ben” dili ile yazdığı ve kitapta yazılanların ise; anlatıcının kendi notları olduğudur. Bu da anlatımın sade olmasına sebep oluyor. “Ben dili” kullanarak bizi tamamen olayların birinci kişisi yerine koyan yazar; kitapta aktarmak istediği tüm hisleri, deneyimleri ve düşünceleri sürükleyici bir şekilde bize aktarıyor. Yani kitabı okurken yapılan betimlemelerle o anı yaşıyormuş gibi hissederseniz, anlatıcının çektiği çilelere bir güzel kapılarak “Artık huzura kavuş, adam!” diyerek rahatsızlığınızı dile getirirseniz hiç şaşırmayın derim. Çünkü tamamen rahatsız hissedeceğiniz, beklentilere gireceğiniz ve bunların sonunda da toplumu baştan sona eleştireceğiniz bir anlatım sunuluyor sizlere. 

20. Yüzyıl toplumuna tarihten bir ayna tutan kitabı okurken, bütün bunları yaşarmış gibi hissederken aynı zamanda aslında hâlâ yaşıyor oluşumuzu anlamak; size biraz acı verebilir. Ancak bahsetmeliyim ki, farkındalık her zaman acıtır. Tüm bunların farkında olan ve görmek istemediğimiz sosyal sorunları yüzümüze vuran yazar; tıpkı kendi gibi her şeyin farkında ve gözlem yeteneği yüksek bir karakterle ışık tutuyor topluma. Hem de toplumun en alt tabakasından seslenerek...
 
Hikâyeyi şöyle bir ele alacak olursak; olay anlatıcının Paris’te işsiz kalmasıyla başlıyor. İşsiz kalmanın, o dönemlerin Paris’indeki anlamı ise belli: Yoksullukfakirlik ve açlık. Ana konumuz da tamamen bu aslında. 

İşsiz kalmadan önce Fransa’da İngilizce öğretmenliği yapan anlatıcımız; tavırlarından ve gözlem yeteneğinden tutun da okuma yazma bilmesiyle, edebiyata ve sosyal konularda bilgi sahibi olmasıyla aydın bir kişilik olarak çıkıyor karşımıza. Ancak anlatıcının, sonraları oldukça eleştireceği okuryazar kitleden tek farkı vardır ki o da ortadadır.
 O, Paris’in varoş mahallesinde kırık dökük bir otelde yaşayan; fakirliği, işsizliği ve en önemlisi de “açlığı” ilk elden tecrübe etmiş biridir. 
 
Hikâyenin başlangıcında ise kirasını bile zorlukla ödeyebildiği anılarıyla, etrafındaki çevreyi hem farklı tiplemelerle hem de mahalledeki çevresel faktörleriyle tanıtmıştır bizlere. Olayın geçtiği yer de Eiffel Kulesi’nin romantik bir köşesinde değil; fahişelerin, garibanların, fakirlerin oturduğu bir semttir. Toplumun en alt tabakasına itilmiş bu semtteki her insanın da farklı bakış açıları ve farklı hayat tecrübeleri vardır. 

Anlatıcı, bu insanları bizlere tanıtarak başlar anlatısına. 
Bu noktada benim en çok dikkatimi çeken tipleme, Charlie ve yaşamına dair anlattığı bakış açısı oldu. Bir fahişeyi neredeyse öldürecek hâle geldiğini ve bunun gerçek aşka dair deneyimi olduğundan bahseden tiplememiz şu cümleyi kurar: “Özgürlüğümü kısıtlayan o lanet yasa olmasa, onu şuracıkta öldürüverirdim!” 
 
Bana göre sadece bu cümleyi kullanmasıyla bile anlatılmak istenen büyük bir probleme kapı açılmıştır: Yasa ve insan ilişkisi üzerine eleştirilerimiz. 
George Orwell’ı diğer kitaplarından da bildiğimiz üzere, toplumda var olan sisteme ve bu sistemi ortaya koyan yasalara büyük bir eleştirel darbe indirdiğini bilir.

Sadece bu cümleyle başlayan problem, kitap boyu karşılaştığımız (hatta birebir şahit olduğumuz da denebilir) acı deneyimlerle dallanıp budaklanarak şu hâli alıyor: “...Çünkü onları berduşluğa zorlayan bir yasa var.” Yasanın hem düzenleyici hem de zorlayıcı iki ucunu da bize çok derinden hissettiriyor yazar.
 
Anlatıcının işsiz kalmasıyla, çok farklı bir dünyaya adım atması da bir oluyor. İş arayışıyla oradan oraya süregelen deneyimlerinde, boş hayallerle kendini kandırmanın ardından gelen ağır çalışma şartlarıylakarşılaşıyoruz. Paris gerçekten de işsizler için zor bir yer olarak resmediliyor. Hem aç kalıyorsunuz hem de açlıktan çalışamayacak hâle gelebiliyorsunuz. Onca zahmetin ardından iş bulduğunuzda ise sahip olduğunuz şey rahatlama değil; günde 18 saat havasız alanlarda çalıştığınız, açlıktan kurtulmaya çalışırken bu sefer de çalışmaktan aç kaldığınız bir düzen oluyor. Pislik, parasızlık ve tüm bunların ardından etik değerlerin sorgulandığı bir dünya yansıyor Paris’in varoş sokaklarında. 

Anlatıcı, günlerini Paris’te geçirip etrafındaki tiplemeleri konu alırken hep “İnsanın düşünceleri nereye kadar gidebilir?” diye sordum kendime. Bu sorgulamalarımı takip eden ise; işverenlerin, işçilerine haksız ve insanlık dışı çalışma imkanları sağlaması mı dersiniz, ideolojik ve siyasi görüşlerini kullanarak kapıda “yoldaşlık, kardeşlik” yazmasına rağmen insanları dolandıranlarla mı dersiniz, hep başa döndüren bir soru oldu. 
 
Baktığımızda, Paris’te bulaşıkçı olarak çalışan ve ağır şartlardan neredeyse yaşamayı unutan anlatıcımız ve tıpkı onun gibi insan dışı muamele gören iş arkadaşlarında gösterilen arka plan hep ortaktır. Hepsi bir savaş mağdurudur ve hepsi de ne kadar saygın ya da düzgün noktalarda olurlarsa olsunlar, savaştan aldıkları zedelerle bu çukura düşmüş insanlardır. Bu da bize şunu sorgulatıyor: Bu insanları bu hâle getiren ve sonrasında da varoş mahallelere sürükleyen şey, zaten başta devletin ya da sistemin yarattığı sonuçlar değil midir?

Kitabımızda kapitalizme ve politikaya dair sert eleştirilerimiz de buradan yola çıkan “ötekileştirme” ve “köleleştirme” kavramlarından geliyor aslında. Anlatıcıya göre, bulaşıkçılar modern dünyanın köleleridir. Yaşamaya bile vakit bulamayan, evlenemeyen ve hatta uyumadıkları her anda çalışan kişilerdir bunlar. Anlatıcı bu noktada sürekli kendine sorar. “Bu kölelik gerekli mi? Ya da bu kölelerin olmasını kim istiyor?” Cevabı verilmeyen bu sorular tam bir isyandır aslında. Sistemin kendisi bunu yapıyor ve yaratmaya devam ediyor. 

Paris’in varoş mahallelerinde oluşturulan şey, bizzat kapitalizmin kendi yarattığı bir yoksulluktur. Ayaktakımını susturmak, ceplerini doldurmak ve lüks sahibi olmak, bizzat sistemin amaçladığı şeydir. Anlatıcıya göre ise sistemin ayaktakımından kendini ayırdığı “lüks” kavramı da hepten sahte bir lükstür ve aslında bakıldığında toplumun buna ihtiyacı yoktur. Ancak ayaktakımına düşünme zamanı vermek, okumuş veya zengin kesim için büyük bir kâbustur. 

Çünkü toplumun en alt tabakasındaki bütün bu fahişeler, yoksullar, bulaşıkçılar, berduşlar ötekileştirilmiş ve insandan sayılmayan canavarlardır onların gözünde...
Bizzat canavarların ve “ötekilerin” içerisinde yaşamış, bütün beklentileri ve kaçış yollarını farklı farklı deneyimlemiş anlatıcımız da aslında ne zenginin ne de fakirin bir farkı olduğunu gösterir bize. Paris’te işlerin nasıl yürüdüğünü, yoksulların iş hayaliyle hareket edip de nasıl yozlaştığını görürüz bütün bu anlatılanlarda. Bir beklenti vardır herkesin kalbinde. Aslında zengin olma beklentisi bile değildir bu, sadece karnını doyurmaya dair bir beklentidir.
 
Bu beklenti okuyucu olarak bizim içimizde de vardır tabii ki. Kitabı okurken kaç kere “Londra’ya dön artık!” dediğimi sayamam. Ama keşke demeseymişim, anlatıcı da keşke Paris’te ağır çalışmaktan yenik düşerek, Londra’ya dönmeye karar vermeseymiş. Çünkü o beklentiyle, bir “ütopya” hayaliyle binmiştik Paris’ten Londra’ya giden o trene... 

Anlatıcının başta işsizken, “iş sahibi olursam” beklentileri tuzla buz olmuşken, Paris macerasından sonra yere göğe sığdıramadığı “Londra” beklentisi yok olmuştur artık. Hem de gerçekliğin ta kendisiyle! Bu yüzden başlığımızda “beklentilerin distopyası” kısmı var. Bütün hayallerimizin acı sonucu, ütopyalarımızın distopyası; aslında içerisinde bulunduğumuz toplumdan başka bir şey değildir.
 
Londra’ya gelip de daha iyi koşullara sahip olmayı hedefleyen anlatıcımız, yine işsizlikle karşılaşır ve yine açlıkla sürüklenir. Ama bu sefer bulaşıkçılıktan çok berduş hayatı yaşamıştır. Çünkü Paris’e alışmış anlatıcımız, İngiltere’de koşulların nasıl olduğunu bilmez. Ayrıca İngiltere onun anavatanıdır. İngilizce de öğretmesine gerek yoktur. 
İngiltere’nin onun anavatanı olması acı bir sonuçtur aslında. Çünkü daha Paris maceralarında alttan alta vurgulanan bir sorun daha vardır ki bu da “Göçmen sorunu”dur. 

Varoş mahallelerinde sürüklenen, otellerde karnını doyurmak için insan dışı şekilde çalıştırılan çoğu insan göçmendir aslında. Rus, Yunan, Ermeni, Sırp... ve anlatıcımız gibi İngiliz bireyler. İngiltere’de de durum pek de farklı değildir. Bu sefer bulabileceği işler, İngiliz dışındaki ırklara; işçi adıyla köle olmaları amacıyla verilmiştir. Dolayısıyla anlatıcı da berduş hayatına atılmaktan başka çare bulamamıştır diyebiliriz. 
 
Berduşların çoğunu tüm İngiltere’yi karnını doyurma amacıyla dolaşan tipler olarak yorumlayabiliriz. Hapishaneden farksız, yatak bile bulunmayan fıçılarda konaklıyorlar. Onları denetleyen “gardiyanlara benzer” yetkililerin altında duşlarını alıp, verilen yemek fişleriyle yakınlardaki kafelerden çay ve ekmekle karınlarını dolduruyorlar. Çoğu aşırı sağlıksız ve hastalıklı ayrıca. Kimsenin yüzüne bakmadığı yüzlerce insandan oluşuyorlar. 

Çoğunluğu okuma yazma bilmediği hâlde kulaktan kulağa giden, gerçeklikten uzak tarihi anlatılarla huzur buluyor. Belki de modern toplumun sahipsiz köleleri olarak bile görebiliriz onları. En sevmedikleri şey ise yemek için son duraklarının kilise olması. Dini mekânlarda, onlara verilen çay ve ekmekle Tanrı’ya minnet duymaları isteniyor. İyi niyetle bile yapılsa, hâliyle hiçbiri minnet duyup dua okumak istemiyor. Çünkü hepsi deneyimlerinden biliyor ki, dua okumak ile ekmek ve çay hiçbir şeyi değiştirmiyor
 
“Onun insanlığını yok eden, doğuştan gelen bir karakter bozukluğu değil, yetersiz beslenmesiydi.”
 
Sistem değişmiyor gördüğünüz gibi. Paris’te de Londra’da da kapitalizmin zincirlediği ayaktakımı, modern zamanların köleleri olarak kullanılıyor ve kullanılmak için üretiliyor. 
Daha sonraysa aynı kapitalist sistem, ayaktakımını problemlerini asla çözmeyecek yardımlarla ve vaatlerle birlikte, toplumdan ötekileştirmeye devam ediyor...

Anlatıcının deneyimlerini aktararak yazarımız bize; bu sistemin politikada, dinde, siyasette ve hatta ideolojilerde bile aynı olduğunu gösteriyor anlayacağınız. Ayrıca yazarımız; ötekileştirilip toplumdan dışlanmış, en alt tabakaya hapsedilmiş ve hastalıklı görülen tüm kişilerin özünde sadece işsiz İngilizler olduğunu da vurguluyor. 
 
Böyle bir çizgi işte zengin ve fakirin arasındaki çizgi. Modern zamanlar, bir canavarı değil insanı köleleştirmiştir. Ama bu sefer çok farklı bir isimle. Gerçeğin bu distopik anlatımı da bu kitapta yüzümüze yüzümüze çarpıtılıyor diyebiliriz. Toplumda süregelen yozlaşmış sistem, elbette ki yozlaşmış fakir bir tabakaya sebebiyet verecektir. Benim fikrime göre yazar da gerçeği anlatırken, Paris ve Londra gibi önemli büyük şehirlerin varoş mahallelerinde bunu göstermeyi amaçlıyor bizlere.

Bazen gerçeğin korkutuculuğunu sezmemiz için herhangi bir anlatıcının anı defterine bakmamız yeterlidir. Ne şanslıyız ki bu kitapta olan biteni fark edip eleştiren bir anlatıcımız var. 
Bu kitabın anlatıcısı da, kitaplarıyla kapitalist sistemin neden-sonuç bağlantısının içinden girip dışından çıkan George Orwell’dan başkası değildir aslında.
 

Yukarı Kaydır