Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Baltaya Aşık Kökler
STORIES

Baltaya Aşık Kökler

21 Kas 2022

Uzun zamandır burada bekliyordum. Başta küçük bir fidandım, daha sonra köklerim toprağın derinliklerine kadar uzanmaya başladı. Yapraklarımsa göklere çıkmaya başladı. Tenimde rüzgârı hissederken; küçük sincaplar üzerimde yuva yapmaya, kuşlar dallarıma konmaya başlamıştı. Güzel günlerdi gerçekten. Ben burada uzun uzun beklerken, karıncasından sincabına, kuşundan gelinciğine herkes yanıma uğrar olmuştu. Hatta bazen minik orman perilerini bile ağırlıyordum. O zamanlar dünyanın en lezzetli meyvelerini veriyordum. Ancak zaman budur ya, gitgide büyümü kaybeder oldum.

Ormandaki huzurlu hayatıma, yepyeni hayvanlar katılalı çok olmamıştı. Hayatımın belki de beş yüzüncü yılını yaşıyordum. Kocaman ve ulu bir gövdem olsa da, beş yüz yaşında olsam da hâlâ oldukça genç sayılırdım. Bu yüzden verdiğim meyveler her gün bambaşka hayvanları beraberinde getiriyordu. Bense meyvelerimi tadanlarla mutlu oluyordum. Birlikte olmanın tadı bambaşkaydı. Meyvelerimden bile daha güzeldi...
 
Hayatıma yeni giren hayvanlar pek bir garipti aslında. Kendilerine ait bir kürkleri yoktu ve iki ayaklarının üstünde yaşıyorlardı. Üzerlerinde ipek böceklerinin kozalarını andıran iplikler bulunduruyorlardı ve kalabalık bir hâlde yaşıyorlardı. Buraya yolları düşmüş gibiydi. İlk defa aralarından küçük bir yavru bana yaklaşmış ve dallarımdan birine çıkmıştı. Meyvelerimden bir ısırık aldı ve gülücükler saçarak, diğerlerine meyvelerimi göstermeye gitti. Çok tatlı bir andı, içim ısınmıştı.
 
Bir süre sonra yavrunun yanında, ondan daha büyük iki ayaklı hayvanlar belirdi. Şaşkınlıkla altın rengi meyvelerime baktılar. Koparıp yemeye, meyveleri incelemeye başladılar. Uzun yıllar boyunca beni bırakmayan yoldaşlarım, birdenbire böyle belirmişti işte. Zamanla ne dediklerini anlar oldum. Meyvelerime “şifalı” diyorlar, ilaç dedikleri birtakım yiyecekleri yapmak için meyvelerimi kullanıyorlardı. Tabii bunu yaparken, bana asla zarar vermiyorlardı. Onların dediğine göre, ben bir mucizeydim. Her derde deva bir canlıydım. Bu beni daha da heyecanlandırıyor, her yıl onlar için daha güzel meyveler veriyordum. 
 
İki ayaklılar, bu meyveleri o kadar sevmiş olmalılardı ki gerçekten özenle topluyorlardı. Bir gün, bana bakan herkesten oldukça farklı bir iki ayaklının gelmesiyle meyvelerimin onlar için ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamıştım. Yabancıyı kovmuş ve meyvelerimi ellerinden almışlardı. Bu acı olayı anlayamamıştım. Bu hayvanlar da tıpkı aslanlar gibi bölgesini koruyan bir tür olmalıydı. İçimde bir huzursuzluk vardı ama onları anlamaya çalıştım.
 
Bir gün gözlerimi etrafımda çevrilmiş tellere açtım. Ne demekti bu şimdi? Ne yanıma biri yaklaşıyordu ne de meyvelerime biri dokunabiliyordu. Bunun ne kadar korkunç sonuçları olabileceğini başta anlamamıştım. Ama yıllarca beklediğim bu noktada bir daha ne kuş görebildim ne de bambaşka bir hayvan. Sadece iki ayaklılardan bazıları geliyordu yanıma. Üzerimdeki kuşları kovalıyor, sincapların evini kapatıyor ve üzerime böcekleri kovan bir şeyi sıkıyordu. Kimsem kalmamıştı artık. Sadece, başta beni seven hayvanlar yerine beni denetleyen iki ayaklılar kalmıştı. Korkmuş ve bir o kadar da yalnız kalmıştım.
 
İki ayaklılardan biri konuştu: “Yüce ağaç şimdi daha güzel meyveler verecek. Seneye gelecek olan meyveleri dört gözle bekliyorum!”
 
Hiçbir şey anlamamıştım. Her şey daha iyi meyve vermem için miydi? Olduğundan da daha iyi olmam için miydi? İki ayaklılar, önemli gördükleri meyvelerin daha da iyisini yapmamı bekliyordu benden. Ama bunu elimden her şeyi alarak istemişlerdi. Benden çok şey bekliyorlardı. Fakat bütün süre boyunca, hiçbir şey istemeyerek bekleyen de ben değil miydim? Onlara katkı sağlayıp karşılığında sadece mutlu olmalarını isteyen yine ben değil miydim? Nedendir bilinmez, o noktadan sonra oldukça kötü hissettim. 
 
Zamanla iki ayaklıların beklediği meyvelerin sayısı oldukça düşmüştü. Düştükçe ya dallarımdan birini kırıp başka bir fidan yapmaya çalışıyorlardı ya da üzerime oldukça farklı şeyler sıkıyorlardı. Dallarımdan fidan da yapamıyorlardı üstelik. Bu da benim üzerime daha da düşecekleri anlamına geliyordu. 
 
Dallarım kırıldı, etrafım sarıldı. Ne bir kuş görebildim ne de bir sincap. Altın rengi meyvelerimin altında başka hiçbir canlı bulunmaz oldu. Gölgemde serinleyen kimsecikler yoktu. Etrafa hüzünlü gözlerle bakmaya başlarken, gözüm uzaktaki bir köşede beni izleyen orman perisine takıldı. Küçük peri, bana hüzünlü gözlerle bakıyordu.
 
Lütfen yanıma gel... diye düşündüm periye bakarken. Periler beni anlayabiliyordu. Bu yüzden bir umut beni duyup gelmesini bekledim.
 
“Gelemem.” diye cevap verdi peri. “Gelirsem kanadım tellere takılır. Üstünden uçardım ama üzerindeki ilaçlar beni etkiliyor. Ama inan, eski günlerdeki gibi yapraklarında dans edebilmek isterdim.” Perinin sözleri içimi parçalamıştı. Dallarım, ağlıyormuşum gibi titredi.
 
Ne yapacağım? diye düşündüm acıyla. Ne kadar meyve versem de daha çok meyve ve daha iyi meyve istiyorlardı. Beklentileri asla bitmiyordu. Bir gün iki meyveyle mutluysalar, yarın on meyve istiyorlardı. Oldukça yorulmuştum artık. Eskisi gibi diğerlerini mutlu etmek bile zevk vermiyordu bana. 
 
“Fark etmiyorsun, ama gitgide soluyorsun. Üstelik sağlıksız olmamana rağmen.” dedi peri, anlayışlı bir tonda.
 
Artık meyve vermek istemiyorum... diye yanıtladım onu. Üzülsem de, kalbim yanıyor ve köklerim acıyordu. 
 
“İstersen bir daha asla meyve vermemeni sağlayabilirim.” dedi peri. “Sadece güzel çiçeklerle sarmalanırsın.” 
Üzülmüştüm. Şifa veren meyvelerle onca kişiyi yarı yolda bırakmak büyük bir sorumluluktu. Belki daha iyisini yapabilirdim. Kendimi zorlamalıydım. Onların istedikleri gibi daha da iyisi için çabalamalıydım. Sessiz kalışımın üzerine peri bana gülümsedi.
 
“Acına dayanamıyorum. Bu yüzden fikrini değiştirirsen, yanında belireceğim.” diyerek kayboldu ortalardan. Kayboluşunun acısını yüreğimde hissettim.
 
Ertesi gün küçük bir iki ayaklıyla karşılaştım. Uzun zamandır bana kimsenin gülümsemediği gibi gülümsüyordu. Heyecanlanmıştım, mutlu hissetmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki. Küçücük iki ayaklı, paldır küldür yanıma doğru yürüyordu. Tellere hiç aldırış etmiyor gibi gözüküyordu. 
 
Hayır, gelmemelisin! diye bağırdım ona. Ama bu hayvanlar beni anlamıyordu. Küçük hayvan, tellerin üstünden bir şekilde geçmeyi başarıp dallarıma çıktı. İlk defa birinin varlığını üstümde hissediyordum. Bu cesur varlık, sırtını bana yaslamıştı. Yeni bir yoldaşım olabilir miydi? Yapraklarımı hafifçe salladım. Gerçekten heyecanlanmıştım.
 
Tam o anda oldu işte. Tam o anda, sırtını bana yaslayan küçüğe bir başkası birden bağırdı. Küçük, panikle hareket etmeye çalışırken pat diye dallarımdan düştü, tellerin üzerine...
 
Oldukça panik olmuştum ve gözlerime inanamıyordum. Yeni bir başlangıç olarak düşündüğüm dostumun akan kanı köklerime doğru ilerliyordu. Diğer hayvanlar, durumunun çok da kötü olmadığını söylüyorlardı ama herkes telaşlanmıştı. Benim dallarımsa baştan sona titriyordu, ancak kimse durumumu fark etmiyordu...
 
Kendimi toparlamak için zamana ihtiyacım olmuştu. Ama olayın ardından ne kadar geçerse geçsin, içimdeki büyük üzüntü ve beklentilerine karşılık veremediğim onca kişiye karşı duyduğum sorumluluk beni gitgide kötü etkiliyordu. Henüz solup kurumamış olsam bile, solduğumu hisseder olmuştum. Hem de büyük bir hızla. 
 
Sonra periyi çağırdım ve asla meyve vermemeye karar verdim. Ama bir süre yalnız kalmak istediğim için, vereceği çiçekleri çok sonraya vermesini istedim. Bıkmıştım artık, bütün bu istenen şeylerden, çevrili tellerden ve solup gidene kadar uğraşmalarımdan...
 
Bıkmıştım işte. 
 
Yıllar geçtikçe, her meyve zamanında iki ayaklı hayvanlar üzüntülü gözleriyle yanıma geliyordu. “Lütfen meyve ver artık. Sana ihtiyacımız var.” Ama her şey için çok geçti. Dedikleri ruhumu kıpırdatmıyordu artık. 
 
Yıllar geçmeye devam etti, umutsuz iki ayaklılar telleri kaldırmış ve üzerime ilaçlar sıkmayı bırakmışlardı. “İyice yaşlanmış olmalı. Artık öldü.” diyorlardı benim için. Beş yüzden fazla yıl yaşamış olabilirdim, ama daha gençtim ben. Anlamıyorlardı beni. Benden onca şey beklemişlerdi ve bir kere bile anlamamışlardı.
 
Tellerin kalkmasına ve ilaçların etkisinin geçmesine rağmen, diğer hayvanlar henüz yaklaşmaya çekiniyorlardı. Bu hem bana karşı saygılarından kaynaklıydı hem de ne meyveye ne de çiçeğe sahip bir ağaca gelmenin bir nedeni olmayışındandı. Her gün dallarım titriyordu. Ne yaprak vardı ne de meyve...
 
İyice kötü olmuştum. Kalbimdeki yükü hafifletecek hiçbir şey yokken öylesine konuşuyordum kendi kendime. Meyve vermemekle iyi mi yapıyordum? Bencil biri miydim? Kendi duygularımı önemsemeyip diğerlerinin beklentilerine karşılık mı verseydim? İçimin sızlamadığı gün yoktu.
 
Bir gün, ilk kez karşılaştığım iki ayaklı yanıma uğradı. Şimdi oldukça yaşlıydı. Onu gördüğüm gibi küçücük ve pasparlak değildi. Kırışmış cildiyle ve çökmüş görünümüyle, avucunu gövdeme bastırdı.
 
“Özür dilerim.” dedi titreyen sesiyle. Benim dallarım da titredi.
 
İlk defa biri beni anlamıştı. İlk defa... Ama artık çok geçti. Yine de içime biraz su serpmişti.
 
O gün, yaşlı hayvan yanımdan gitti. Bense kendimle baş başa kaldım. Bir özür almıştım, özrün ardındansa tüm iki ayaklıların uzaklaştığını görmüştüm.
 
Periyi çağırdım. Çiçek açmanın zamanı gelmiş olmalı... diye düşündüm.
 
Peri, acıyan bakışlarıyla gülümseyerek; benden aldığı meyvelerin yerine, pembe çiçekleri koydu. 
 
Olanlardan sonraysa, bir daha asla meyve vermedim.
©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?