Antik Roma’nın Kültürel Yapısı
SCOPE

Antik Roma’nın Kültürel Yapısı

Dünya üzerinden geçmişten bugüne bulunduğu dönemin en güçlü devletlerinden olmayı başaran pek çok imparatorluğun geçip gittiğini söyleyebiliriz. Bunlardan birinin de hiç kuşkusuz ki Roma İmparatorluğu. 2206 yıl Akdeniz’de hüküm süren ve dünyanın en büyük imparatorluğu olarak bilinen Roma İmparatorluğu kurulduğu ilk günlerden itibaren sürekli büyüyen ve sınırlarını Akdeniz’den İngiltere'ye kadar büyüterek Avrupa’ya hükmetmiş, zamanın en güçlü devletiydi. Her ne kadar bu ülkede soylu sınıf her zaman övülse de devleti devlet yapan yine halktı. Gelin şimdi hep birlikte Roma İmparatorluğu’nun günlük yaşamına göz atalım.

Editör :Tuğba Özer
Yayın Tarihi :05 Ağu 2022
Süre :5 Bardak

Bugün bile dünyanın ileri gelen merkezlerinden biri olan Roma şehri, yüzyıllardır yaşanan pek çok önemli olaya şahit olmasıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Bugünkü İtalya’nın Latium bölgesinde, Tiber Irmağı’na bakan tepelerde kurulmuş birkaç köyden oluşan eski Roma, sonradan dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin merkezi olarak tarihe adını altın harflerle yazdırmış durumda. Roma İmparatorluğu’nun kim tarafından ve tam olarak hangi tarihte kurulduğu bilinmese de bu konuyla ilgili pek çok efsane bulunuyor. Bunlardan en dikkat çekici olanı ise şöyle; Efsaneye göre Alba Longa bölgesinin Kralı Numitor'ın kızı Silvia Rhea, savaş tanrısı olan Mars’tan hamile kalır ve ikiz bebek dünyaya getirir: Remus ve Romulus. Fakat hamileliği sırasında babası tahttan indirilmiş, yerine amcası Amilius geçer. Tahtına rakip istemeyen Amilius, ikiz bebeklerin Tiber Nehri’ne atılmasını emreder. Lakin dişi bir kurt, onları boğulmaktan son anda kurtarır, bakar, emzirir ve büyütür. İkizler büyüyünce bu topraklarda bir şehir kurmaya karar veririler. Ancak aralarında çıkan bir tartışma sonucu Romulus, ikiz kardeşi Remus’u öldürür. Böylece Romulus, kurdukları şehrin tek lideri olur ve şehir onun adına ithafen Roma ismini alır.
 
İşte milattan önce 755 yılında bir şehir devleti olarak kurulup, sonrasında devasa bir imparatorluğa dönüşerek 2000 yıldan fazla hüküm sürecek olan Roma İmparatorluğu böyle doğdu. Roma kentinin kuruluşuyla küçük bir şehir devleti krallığı olarak başlayan serüven, zaman içinde önce cumhuriyete ardındansa bir imparatorluğa dönüştü. Ancak her dönem incelendiğinde Romalıların günlük yaşamları ve rutinleriyle ilgili büyük bir değişlik olmadığını görüyoruz. Günlük yaşamlarını Plinius, Ovidius gibi antik yazarların kitaplarında ve arkeolojik kazılardan özellikle Pompei, Herculaneum gibi oldukça korumaş kentlerdenden Osti limanı gibi çamur altında kalarak günümüze kadar varlığını korumuş kalıntılardan ve Efes’in yamaç evleri gibi günlük yaşam alanlarından yapılarında kazılardan öğrendik ve öğreniyoruz. Aslında bakarsak Roma’nın günümüz dünyasına göre son derece rahat bir yaşam tarzları bulunuyor.
 

Şehirlerin dışında kalan kasabalarda ve küçük çiftliklerde insanlar oldukça basit bir hayat yaşardı ve iş alanına göre bir yaşamı olurdu. Şehirde yaşayanların günlük rutini ise çok daha farklıydı. Roma; Pompei, Antakya ve Kartaca gibi şehirler küçük çiftliklerde ve kasabalarda yaşayan insanlar için cazibe merkeziydi ve daha iyi bir hayat yaşamak isteyenler buralara gelirdi. Ancak herkes rahat bir yaşam sürecek kadar para kazanamazdı ve böylece şehrin yoksul kesimlerinde yaşamak zorunda kalırlardı. Genellikle aradıkları işi bulamayanlar evsiz olarak kalır ve şehir hayatına öyle devam ederdi. Şehre yeni gelenler için işler olurdu ama bu işlere sahip olmak oldukça zordu. Köleler genellikle beden işlerinde kullanılırdı ancak öğretmen, doktor, cerrah ve mimarlara yardımcı da olurlardı. Özgür insanlar ise fırıncı, balıkçı veya marangoz gibi çeşitli meslekleri icra ederdi. Fakir kadınlar genellikle kuaförlük, ebelik veya terzilik yapardı.
 
Çiftlikte olduğu gibi şehirlerde de günlük hayatın merkezinde ev olurdu ve bu sebeple şehre gelen bir kişinin ilk hedefi yaşayacağı yeri belirlemek olurdu. Roma şehri başkent olduğu için arazi fiyatları oldukça yüksekti, birçok kişi ise şehre ilk geldiğinde yaşayacakları yer için fazla özenli davranmazdı. İnsulae adı verilen harabe apartmanlardan bir eve yerleşirlerdi. Roma vatandaşlarının büyük çoğunluğu yaşamlarını bu harabelerde sürdürürlerdi ve burada yaşayanların hepsi fakir insanlar değildi. Milattan önce 150 yılında roma şehrinde 46 bin insulae evi bulunmaktaydı. Bu harabe konutların büyük çoğunluğunda çok sayıda insan kalıyordu ve bu sebeple yangın, sel veya yıkılma gibi felaket durumları ortaya çıkabiliyordu. Bu evlere giden yollar da çok dardı ve bozuktu, haliyle felaket durumunda buralardan kaçmak veya yardım getirmek de oldukça zor oluyordu. Çıkan büyük yangından sonra İmparator Nero bu yerlere giden yolları genişleterek ve buralara balkon ekleyerek acil durumlarda müdahaleyi kolaylaştırmıştı. Bu apartmanlar genellikle beş ile yedi kat arasındaolurdu ancak bu evlerin güvenli olmadığı düşünüldüğü için imparator Agustus ve Trajanus çıkardıkları yasayla bu apartmanların çok uzun olmasını yasaklamışsa da bu yasaya pek uyulmamıştı.
 

Şehirdeki yoksulluk kişinin eğitim eksikliğinden veya giydiği elbiselerden dolayı belirgin şekilde görünüyordu, bu harabelerde yaşayanlar da bu duruma ayna tutuyordu. Kişinin yaşadığı kat, gelirine göre belirleniyordu. Bu apartmanların zemin katları, en üst katlarına göre çok daha rahattı. Alt katlar genişti, ferahtı ve yemek, uyku, oturma gibi eylemler için farklı odaları bulunuyordu. Alt katlardaki evlerin kiraları yıllık olarak ödenirken, üst katlardaki evlerin kiraları günlük veya haftalık ödenirdi ve genellikle ödemeler gecikirdi. Genellikle bir aile sadece bir odada yaşardı ve sürekli evden çıkarılma korkuları olurdu. Bu katların doğal ışık kaynakları yoktu ve yazları sıcak, kışları soğuk olurdu, evin içine su gelmezdi. Bu sebeple evin içinde tuvalet bulunmazdı. Şehrin ilk ilk kanalizasyon sistemi milattan önce 6. yüzyılda ortaya çıkmış olsa da bu sistem üst katta yaşayanlar için bir şey ifade etmiyordu. Üst katlarda yaşayanlar genellikle çöplerini evlerinden sokağa fırlatırdı ve bu yüzden sokaklar hem kötü kokardı hem de hastalık üretirdi. Akşamları suç oranı arttığı için dışarı çıkan kişi çok az olurdu. Sokak ışıklarının olmaması, yıkılmak üzere olan binalar, felaket korkusu bir araya gelince üst katlarda yaşayanların hayatları oldukça zordu.

Şehrin dışındaki villalarda yaşamayan zengin kişiler, ismine domus verilen evlerde yaşarlardı. Evler hükümet konağına yakın yerlerde olurdu. Bu konutların önlerinde dükkan olurdu ve dükkanın sahibi buradan para kazanırdı. Dükkanın arka tarafında bir avlu olurdu ve gelen misafirler burada beklemeye alınır, daha sonra dükkan sahibi tarafından karşılanır ve iş anlaşmaları yapılırdı. Bu avluda genellikle küçük bir mabetolurdu. Avlunun çatısı açık olurdu, zeminde ise üçgen şeklinde havuz bulunurdu. Yağmurlu günlerde havuz suyla dolar ve buradaki su domus evinde kullanılırdı. Avlunun diğer tarafında cubiculum adı verilen küçük odalar bulunurdu ve yatak odası, kütüphane veya ofis olarak kullanılırdı. Domusların mutfak ve yemek odası için ayrı bölümleri de bulunurdu ve yan tarafında aile bahçesi olurdu.

Zengin veya fakir ayırmaksızın imparatorluğun temel sosyal birimi aileydi ve imparatorluğun kurulduğu ilk günlerden beri ailenin varlığı paterfamilias kavramı üzerinde şekillenirdi. Bu kavrama göre evin lideri erkektive ailedeki herkesin yaşayıp ölmesinin kararı tamamen kendisindeydi. Eğer çocuğu çirkinse, babası olduğundan emin değilse, bir taneden fazla kızı varsa veya başka bir sebebi varsa çocuğunu kabul etmeyebilirdi. Eğer isterse çocuklarını köle olarak satabilirdi. Ancak erkeğin çocuğu üzerinde olan bu tam yetkisi zaman içerisinde azalır ve daha sonra sona ederdi. Erkeklerin, eşleri üzerindeki yetkisi ölene kadar geçerliydi.


Ev, kadınların yönetimindeydi. Ülkenin ilk kurulduğu dönemde kadınların tek başlarına halk arasında görünmeleri yasaktı, bu sebeple kadınlar evi yönetir ve çocuklarına özel öğretmen bulana kadar çocuklarını eğitirdi. Ülkenin son zamanlarında kadınların kocalarıyla birlikte yemek yemelerine, hamama gitmelerine ve erkeklerle aynı zamanda olmamak koşuluyla tiyatroya gitmelerine izin verilmişti. Daha sonra kadınların fırıncı, eczacı veya esnaf olarak çalışmasına izin verilmişti. Yine ülkenin son zamanlarına gelen dönemde kadın hakları ilerlemişti ve kadınların kendi istekleriyle eşlerinden ayrılmalarına izin verilmişti.
 
Vatandaşların yedikleri yemekler ekonomik durumuna göre belirlenirdi. Fakir insanlar için yemek durumu aylık dağıtılan tahıl hissesine göre belirlenirdi. Birçok roma vatandaşı için günün ana yemeği saat dört ile altı arasında yenirdi. Sabah ve öğlen yemekleri hafif atıştırmalarla veya sadece ekmekle geçerdi. Buzdolabı olmadığı için alışverişler sokaklarda bulunan at arabalarından veya dükkanlardan günlük olarak yapılırdı. Günümüzde İtalyan mutfağına özel yiyeceklerin hiçbirisi romanın ilk dönemlerinde yoktu. Patates, domates, mısır, biber, pirinç, şeker, portakal, greyfurt, şeftali veya kayısı bulunmuyordu. Zenginler yemeklerinde ithal baharatları kullanıp, yumuşak yastıklara yatarken kendilerine hizmet eden köleler bulunuyordu. Fakir ve evsiz halk ise küflü tahıllar veya bulamaç yemek zorunda kalıyordu. Diğerlerinin günlük yiyecekleri arasında tahıllar, ekmek, sebzeler ve zeytin yağı bulunuyordu. Et, ortalama bütçe için oldukça pahalıydı ancak özel günlerde tanrılara kurban sunulurdu ve bu ayinlerinde sadece kurbanların iç organları kullanıldığı için geri kalan et bu dönemlerde uygun fiyattan satılırdı. Şarap yaygın olarak tüketilirdi, fakir kişiler ise halka açık çeşmelerden su içerdi.

Zengin insanlar için gün çalışma vakti ve boş vakit olmak üzere ikiye ayrılırdı. Çalışma zamanları sabah saatlerinde olurdu. Çoğu Romalı günde altı saat çalışırdı, şafak saatlerinde dükkanlarını açar ve öğlen kapatırlardı ancak bazı dükkanlar akşamın erken saatlerinde tekrar açılabilirdi. Şehrin meydanı öğleden sonra boş olurdu çünkü o saatler herkes için dinlenme saatiydi. Boş saatlerde insanlar tiyatroya veya hamama gider veya düzenlenen güreş, at arabası yarışı gibi oyunları izlerdi. Bu etkinliklere fakir halk da katılabilirdi çünkü devlet bu kişilerin de eğlenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Kriz zamanlarında bile roma vatandaşları ekmek ve oyunlar ile mutlu tutulurdu.
 
Roma imparatorluğunun sınırları büyüdükçe Antakya, İskenderiye, Kartaca ve Cartagena gibi şehirlerde Roma etkisi görülmüştü ve bu yerlere amfi tiyatro veya arena yapılmıştı. Pompei şehrinde kamuya ait üç hamam, iki tiyatro, bir amfi tiyatro ve bir bazilika bulunuyordu. O dönemlerde hafta sonu gibi çalışılmayan gün tabiri yoktu, İmparator Claudius çıkardığı bir yasayla yıl içerisinde 159 günün izinle geçeceğine karar vermişti ancak İmparator Marcus Aurelius bu sürenin çok fazla olduğunu düşünerek yılda en az 230 gün çalışılmasını hükmetmişti.
 

Yapılan işler bittikten ve oyunlar izlendikten sonra Romalı vatandaşların rahatlaması gerekirdi ve bu rahatlamayı hamamlarda sağlarlardı. Romalılar için yıkanmak önemliydi, vatandaşlar genellikle haftada bir veya iki kez hamama giderdi. Hamamlar sosyalleşmek ve bazen iş anlaşmaları yapmak için kullanılırdı. MÖ.33 yılında Roma şehrinde 170 hamam bulunurken, MS.400 yılında hamamların sayısı 800'ü geçmişti. Bir imparatorun sevilmesi, yaptırdığı hamamlar sayesinde mümkün oluyordu. Hamamlarda spor salonu, sağlık merkezi, yüzme havuzu ve bazen de zengin kişiler için genelev bulunurdu. Hamamlara giriş çok ucuzdu ve resmi tatil günlerinde ücretsiz oluyordu. Hamamlarda üç farklı oda bulunurdu, tepidarium ismi verilen rahatlama odası, caldarium ismi verilen sıcak oda ve frigadarium ismi verilen soğuk oda. Köleler, odanın sıcak kalması için çalıştırılır ve hamama gelen zenginlerin ihtiyaçlarını yerine getirirlerdi. Hamamda rahatlayan Romalı vatandaşlar akşam saatlerinde evlerine gider ve yemeklerini yerdi.
 
Romalı vatandaşların günlük yaşamı tamamen ekonomik durumuna bağlı olarak değişirdi. Şehirde zenginler ve fakirler birçok ortamda yan yana gelebilirdi. Zenginler, köleleri kullanarak kendilerine hizmet ettirebilir veya çocuklarına eğitim aldırabilirlerdi. Fakirlerin ise eğitime erişimi yoktu, harabe yerlerde yaşarlardı ve yapılan bağışları takip ederlerdi. Günümüzdeki tarihçiler Roma İmparatorluğunun çöküşü için iki tez ortaya atmakta, İmparatorluk inanç yüzünden mi çöktü yoksa barbar kavimlerin yüzünden mi? Ancak bakıldığında şehirde çok fazla fakir ve işsiz insanın yaşadığı düşünüldüğünde ortaya çıkan suçlar ve hastalıklar da imparatorluğun çöküşüne içten temel hazırlamaktaydı.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Yukarı Kaydır