Zamana Meydan Okuyan Destansı Bir Üçleme: The Lord of the Rings Serisi
KÜLTÜR/SANAT

Zamana Meydan Okuyan Destansı Bir Üçleme: The Lord of the Rings Serisi

The Lord of the Rings üçlemesinin pek çokları tarafından gelmiş geçmiş en iyi film serisi olarak tanımlanması pek de boşuna değil doğrusu. İlk filmin yayınlanmasının üzerinden tam 20 yıl geçmiş olmasına rağmen, seri hala tüm dünyada popülerliğini korumayı başarıyor. J. R. R. Tolkien’in upuzun romanlarından beyazperdeye uyarlanan ve yine upuzun olan bu üç filmin pek çok açıdan sinema tarihine adını altın harflerle kazıdığını söylemek de mümkün. O halde gelin birçok yönetmen denemeye bile korkarken, Peter Jackson’ın hayata geçirmekten asla korkmadığı bu unutulmaz seriyi hep birlikte mercek altına alalım.

Editör :Deniz Koç
Yayın Tarihi :23 Ara 2021
Süre :3.5 Bardak
Serinin nasıl olup da neredeyse her anlamda bu denli büyük başarılar elde ettiğini anlamak için sanıyorum ki önce eserlerin asıl yaratıcısı olan J. R. R. Tolkien’den bahsetmek gerekiyor. Çoğumuzun Yüzüklerin Efendisi ile tanıdığı yazar, günümüzde fantastik, bilim kurgu türündeki eserlerin atası olarak görülüyor. 1892 ve 1973 yılları arasında yaşamış olan yazarın, Lord of the Rings adlı kitabı 1954 yılında raflarla buluşuyor ve aslında yayımlandığı dönemde de fazlasıyla ses getirmeyi başarıyor; ama biraz daha farklı bir şekilde. 

Saygın bir dil profesörü olan ve Oxford Üniversitesi’nde kürsüsü bulunan Tolkien’in edebiyata fazlasıyla ilgisinin olduğu yakın çevresi tarafından da biliniyordu; ancak bu ilgisini fantastik türde bir eserle ortaya koyması neredeyse kimsenin beklemediği bir şeydi. Hal böyle olunca onun bu eseri yayımlaması hem akademinin içinde hem de edebiyat dünyasında tartışmalara yol açmıştı. Yani Lord of the Rings o dönemler arzu edilen saygınlığı elde edememiş olsa da aradan geçen yıllarla birlikte hak ettiği değeri görmeye başladı da denebilir. 

Gelelim serinin bana göre neden bu denli başarılı olduğuna. Bence bu sorunun cevabı yine J. R. R. Tolkien’de ve onun evren yaratmadaki başarısında gizli. Yazar, Orta Dünya evrenine o kadar fazla zaman ayırmış, detaylarla o kadar uzun bir süre uğraşmış ve evreni yıllar içerisinde o kadar kusursuz bir şekilde hazırlamış ki seride yaratılan karakterlerden konuşulan dillere kadar her detay okuyanları ve izleyenleri kendisine hayran bırakmaya yetiyor. İşte bence tüm bunlar da Tolkien’in dil bilimciliği ve edebiyat tutkusu sayesinde mümkün oluyor. 

Dilerseniz şimdi de filmlerin dünyasına adım atalım. 2001 yılında yayınlanan ilk filmin üzerinden tam 20 yıl geçmiş olmasına rağmen fırtınalar estirmeye devam eden seri, yönetmen Peter Jackson’ın da eserlerin altından başarıyla kalktığının bir göstergesi diyebiliriz. Senenin Oscar Ödülleri de dahil neredeyse tüm ödül törenlerine damgasını vuran yapımın başarısı gişelere de yansımış, bilet satışları adeta tavan yapmıştı. Başlangıçta Jackson serinin iki filmden oluşmasını planlıyor, yapım şirketleri ise yönetmene seriyi tek filme sığdırması yönünde baskı yapıyorlardı. Jackson’ın anlaştığı yapım şirketi Film Line Cinema’nın Başkanı Bob Shaye ise üç kitap varken neden iki film yapalım ki dedi ve böylece üç film üzerinde anlaşılmış oldu. Tabii bu durum üçlemenin genişletilmesine ve Jackson'ın her romanı uyarlarken Tolkien'in orijinal materyalinden daha fazlasını kullanabilmesine olanak tanıdı. 

Hazırlıkların ardından, 1999’da Yeni Zelanda’da çekimlerine başlanan filmle ilgili, belki de pek çoğunuzun muhtemelen bildiği ilginç bir detayı da burada sizlerle paylaşayım: Serinin üç filmi de toplam 438 gün içerisinde çekilmiş. Yani aslında tüm filmler toplamda bir sene gibi bir süre içerisinde çekilmiş; ancak elbette ki ilerleyen zamanlarda ek çekimler ya da yeniden çekimler gerçekleşmiş. 

Gelelim filmin, sinema dünyasında nasıl adeta yeni bir çığır açtığına. Üçleme, toplamda 17 Oscar Ödülü kazandı ve Kralın Dönüşü filmi, En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscar'larını da eve götürdü. Başarısı ise yalnızca bu ödüllerle sınırlı değildi. Öyle ki seri, topladığı ödüllerin yanında fantastik dünyanın kapılarını herkese aralamayı da başarmıştı. Fantastik eserlerin yalnızca niş bir kitleye hitap ediyormuş algısına bir son veren üçleme, kendisinden sonra The Chronicles of Narnia, Stardust, Snow White and the Huntsman ve Game of Thrones gibi pek çok fantastik ve bilim kurgu eserin hayata geçirilmesinde de rol oynadı.

Üçleme, The Lord of the Rings: Fellowship of the Ring ile başlıyor ve bu film bana göre serinin açık ara farkla en iyi filmini de oluşturuyor. İlk film olarak Orta Dünya’yı ve karakterleri harika bir şekilde bizlere tanıtarak hikayenin temellerini kuruyor. Tek Yüzük’ü yok edip Saruman’ı durdurma yolunda kahramanların serüvenini başlatıyor. Frodo Baggins (Elijah Wood) Shire'da yaşayan kaygısız ve mutlu bir Hobbit'tir. Ancak onun bu sıradan yaşantısı, bir gün Büyücü Gandalf’ın (Sir Ian McKellan) Karanlık Lord Sauron'un yeniden uyanan tehdidini yok etmek üzere ondan bir yüzük taşıması istemesiyle değişir. Ne yapmayı kabul ettiğinden habersiz olan Frodo, en iyi arkadaşı Sam (Sean Astin), Merry (Dominic Monaghan) ve Pippin (Billy Boyd) ile birlikte, yüzüğü Elflerin evi olan Ayrıkvadi'ye teslim etmek için evlerinden yola çıkarlar. Ne yazık ki Frodo ve arkadaşları kısa süre sonra yüzüğün karanlık güçlere sahip olduğunu ve hatta onu arayan daha karanlık yaratıkların olduğunu öğrenirler. Bundan sonra da ilginç arkadaşlıklar kurmalarına yol açan ancak bir o kadar da tehlikeli maceralarla dolu serüvenleri başlar. 

Serinin ikinci filmi Two Towers ise adeta serinin gövdesini oluşturuyor diyebilirim. Karakterleri biraz daha detaylandıran ve hatta yeni yerleri ve karakterleri kadroya dahil eden bu bölümde, aksiyonun ve karşı karşıya kalınan zorlukların dozu da her geçen gün artıyor. Kısaca, Fellowship of the Ring gelecek olanlarla ilgili heyecan uyandırırken ve The Return of the King nihai büyük zaferken, The Two Towers yapması gerekeni yapıyor ve hikayeyi ilerletip dostluk bağlarını derinleştirirken hikayenin nasıl biteceğine dair sonsuz miktarda bir beklenti yaratıyor. 

Üçlemenin son filmi The Return of the King ise yolculuğun bir sona bağlandığı, büyük savaşın verildiği ve sonunda da bir kapanışın verildiği başyapıt niteliğindeki filmlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Yolculukları ve mücadeleleri boyunca ayrı düşmüş karakterlerin bir araya geliş sahneleri ise kesinlikle duygulara dokunmayı başarıyor. Film boyu hem gerçek hem de metaforik anlamda pek çok savaş veriliyor. Aragorn'un birliklerini toplama savaşı, Sam ve Frodo'nun birbirleriyle ve yaratık Gollum'la olan savaşı, Gandalf ve Pippin’in Gondor'un zalim Vekilharcı ile savaşı ve Eowyn ve Merry’nin onları zayıf ve silah kuşanmaya değmez olarak damgalayan ön yargılarla savaşı, serinin son filmini de kesinlikle unutulmaz kılıyor. 

Son olarak, neredeyse tüm dünyanın hayranı olduğu seriye dair, Aragorn’a hayat veren Viggo Mortensen’den yıllar sonra gelen ilginç bir itirafa da yer vereyim. The Telegraph ile gerçekleştirdiği bir röportaj sırasında destansı serinin nasıl epik bir felakete dönüştüğünü düşündüğünü dile getiren Mortensen, ilk filmin kendisinin de favorisi olduğu; ancak ikinci ve üçüncü filmlerin gerçek anlamda çok daha özensiz ve karmakarışık oldukları yönünde açıklamalarda bulunuyor. Oyuncu, The Fellowship of the Ring'in serideki en iyi film olduğuna inanıyor, çünkü yönetmen Jackson’ın bu filmde CGI gibi özel efektlere çok daha az başvurduğuna değiniyor. İlk filmde oyuncuların gerçek anlamda birbirleriyle oynadıklarına değinen Mortensen, bu filmde daha fazla gerçek manzara olduğunu da söylüyor. Daha sonraki iki filmi ise büyük oranda kullanılan teknolojinin ürünü olarak tanımlıyor. Eh, ilk film favorisi olan biri olarak bu noktada Mortensen’e pek de hak vermedim diyemeyeceğim.

Peki, sizin bu unutulmaz seriye dair yorumlarınız neler?

Yukarı Kaydır