ZOOM

Kendini Pek Sevdirmeyen Biri Misin?

Bazı istisnaları bir kenara koyarsak, ‘insan modeli’ denilen varlık, doğumundan itibaren sevgiye ve şefkate pozitif cevap verir. Bağışıklığından tutun da yaratıcılığı ve bütünsel yaşam kalitesi, sevmek ve sevilmek meylinde ve etkisindedir insan. Bu duygusal alışveriş dengesi optimumda sağlanabildiğinde de maddi ve manevi bir bolluğun içine düşer. Durumun yüzü böyle olduğu halde, nasıl kendini pek sevdirmeyen biri olunabilir peki? Bir yerlerde şefkate muhtaç insanlar kıvranırken, bir yanda nasıl sevgiyi elinin tersiyle itebilir birileri… Hatta belki direkt biz yapıyoruzdur bunu? Hadi gelin durumu birlikte mercekleyelim!

Editör :Simay Vardar
Yayın Tarihi :14 Eyl 2021
Süre :2 Bardak
Sevmek ve sevilmek, güven duygumuzu perçinler ve konfor alanımızı genişletir. Kendimizi bir yerde ne kadar rahat hissedersek, o kadar daha kendimiz olmakta özgür hissederiz. Kendi sınırlarımız olmadığı sürece bu, büsbütün kendini yaymak ile de sonuçlanabilir tabii. Hayatta bizi bir şekilde sınırlayan bir şeyler olduğunda da daha ayık ve keza daha kendinde hissederiz. Kendimizin ve ne yaptığımızın farkındayızdır. Bu dur noktaları belki işte ve arkadaşlık bağlarında işleyebilir. Saygı çerçevesi, bu tarz ilişki modelleri için çalışabilir. Peki, ya romantik partnerimiz kendini hiç sevdirmeyen biriyse… ya da bu ‘sevdirmeyen’ direkt olarak bizsek?

Biraz gerilere doğru gidelim… Daha renkleri bile göremediğimiz çocukluk zamanlarına. Eğer Halka (The Ring) filmindeki Samara gibi bir örnek değilsek ya da bizi normların dışına iten başka bir değişikliğimiz yoksa, muhtemelen sevgi bizim için her zaman güzeldi. Kendimizi tatlı göstermek için numaralar yapar, insanlara kendimizi kasten sevdirir, en azından ilginin üzerimizde olmasını isterdik. Peki… Arada ne oldu da tam olarak sevgimizi gösteremediğimiz ya da duygusal belirleyicileri çok sık görmek istemeyeceğimiz bir ilişkilenme modelinden bahsedebiliyoruz? Sevilme şartlarımız mı değişti, yoksa en başında, hiç bize uygun olmayan bir sevme biçimleri mi uygulanmıştı? Daha çocuk yaşlarda olduğumuz için ciddiye alınmamış da olabiliriz belki...
Çocukluğundan beri sevgi alıp vermekten ırak bir süreç geçirmediğimizi varsaydığımızda; gördüğümüz ve alıştığımız sevgi türünün, bizi kısıtlayıcı, sömürücü veya farkındalıksız bir sevgi olduğu kanısı, sonradan ‘pek de kendini sevdirmeme’ haline dönüşü imkanlı ve haklı kılıyor. Sevmeyi zarar alarak ve vererek öğrenmek, ileriki zamanlarda bu hassaslık ile tekrar aynı şeyleri deneyimlemek, sevmekle ve sevilmekle aramıza kalın bir kabuk örüyor. Sevginin zararla birlikte geleceğini varsayıyor ve kendimizi korumaya almaya çalışıyoruz. Diğer bir yandan belki de biz, partnerimizi kendimizden korumaya çalışıyoruz; çünkü biriyle çok fazla yakınlaştığımızda, kontrolümüz elimizden gidiyor ve karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz...

Durumun ne tarafında olursak olalım şunu bilmemiz lazım ki en az bir tarafın böyle bir davranış modelinin içinde olduğu bir ilişkiden bahsediyorsak, çarpılacak duvar her zaman iki taraflıdır. Tabii ki her iki kişi de etkilenir. Sanki hep ortada, bir türlü içini dolduramadığımız bir boşluğa benzer bu sevgi boşluğu. Hep gözümüzü önündedir; arada içine düşecek gibi oluruz, doldurayım desek, neyle dolduracağımızı bilmeyiz. Kendini hep kendi içine saran kullanışsız bir boşluk işte. Tabii ki yüksek bir samimiyet ve farkındalıklı bir zihin eğitimiyle, üstesinden gelemeyeceğimiz çok az şey var.
Sevmeyi öğrenme biçimimizden sorumlu olmasak da davranışlarımızdan her zaman sorumlu olduğumuz için sevilmenin yumuşak hissini itelemek yerine dikenlerimizi törpülemeye, şeffaf ve duvarsız olmaya özen gösterebiliriz. Genellikle kendimizi bir şeylerden sakınmak, başımıza gelecek olan şeylerden daha çok engelliyor ve kendi boşluğuna düşürüyor da bizi...
Yukarı Kaydır