İLİŞKİLER / CİNSELLİK

Kabul Edilme Takıntısı

Birilerinin bizi sevmesi, genellikle ‘kabul etmesi’ anlamına gelir. Tabii, ‘kabul edilme’ her zaman sevgi ile gelmek zorunda değil. Sadece empati kurmak ve herkesin insan ya da can olduğunu görmek kafi. Fakat, kopamadığımız onaylanma beklentimiz ve karar bazlı değil, tepkisel davranışlarımız, kendi arkamızda duramayışlarımızla birleşip bizi çok ‘talepkar’ bir pozisyona itebilir. Orada da bir türlü rahat edemeyiz işte… Hadi gelin, sosyal ilişkilerimizde bu yeri keşfetmek ve çözümlemek üzere, rahatsızlığımızın derinliklerine; kabul görme güdüsünün yaptığı baskıya, nedenine ve izlerine bakalım!

Editör :Simay Vardar
Yayın Tarihi :12 Oca 2022
Süre :2 Bardak

Bizi Biz Yapan Kesin Biz miyiz?

Dünyaya geldiğimiz günden beri iskelet sistemimizin gelişmediği, kendi başımıza dik bile duramadığımız zamanlardan, yetişkin bir birey olana kadar, hatta izin verirsek ömrümüzün sonuna kadar birileri bize ne yapacağımızı nasıl yapacağımızı anlatır, söyler durur. En başlarda elbette bu gayet elverişli gelir bize. Sonuçta, hayatı yeni öğreniyoruz ve herkesin fikri bizim için kıymetli. Bir yandan da herkesin fikri bizim için büyük etkiler de yaratabilir. En başlarda tepkilerle başladığımız dünyamızda; eğitim ve öğretilerle, bilinçle devam ederiz. İşte tam da bu eğitimi, tamamen yaşayanın kendisine bırakma kısmı, bazen doğru yürütülemiyor ve ayrılma sağlıklı olmadığı müddetçe de ileride başka pürüzler meydana getirebiliyor.
Kendimizi temsil etmeye çalışıyoruz. Fakat, annemizin baskısı ile davranıyor, babamızın ketumluğu ile yardım istemiyoruz en çok ihtiyacımız olan yerlerde belki de. Her zaman suçladığımız birileri olduğu sürece, büyüyebilmemiz mümkün olur mu? Bizi biz yapan, kesin biz olur muyuz bu şekilde? -Tartışılır

Onaylanma ve Kabul Edilme

Yürümek, konuşmak, kendi başına yemek yemek, tuvalete gitmek gibi eylemlerin ilk yapıldığı anlar; bir çocuk için çok önemlidir. Sonuçta yaşaması ve bir birey için en temel kabiliyetler bunlar. Kilometre taşı diyebiliriz. Fakat ömrümüzün belli bir döneminden sonra da kendi kendimizi onaylamayı öğrensek fena da olmayabilir. Belki hayatta asla yalnız kalmayacağız, bizim için en iyi yol bu da olabilir. Eğer yalnız kaldığımız bir hayat senaryomuz varsa da kendini onaylamayı bilmek, öncelikle kendi en büyük destekçimiz olma konusunda bize yardım eder. Biz, kendi yanımızda ve fikrimizin etrafında sağlamca durmazsak, başkalarından bizimle olmalarını istemek ne kadar doğru kaçar ki zaten?
Elbette ne olursa olsun, bunu yapmadığımız da olur. Bu zaman da başkasının bizim yerimize karar vermesi, sorumluluğumuzu alması ve dayanak noktalarımızı oluşturması için bekleriz. Onay almak ve kabul edilmek, tatlı şeyler elbette. Fakat, bizi kendimizi deneyimlememizden alıkoydukları andan itibaren zehirli gelmeye başlayabilirler. Artık onaylanma ihtiyacından veya kabul edilme güdüsüyle buna yönelik davranmaya başlar, kendimiz olmaktan da bir nebze uzak düşebiliriz.

Kendini Çok Eleştirmek…

İnsanın başkasına olduğu kadar kendine geri bildirimde bulunması da çok yerinde bir davranış gibi duruyor. Fakat, her yaptığımızı yanlış-doğru, iyi-kötü diye ayıklayıp durmak, her düştüğümüzde şüphe etmek, birkaç adım atmaya ve biraz olsun akmaya müsade etmemek, bizi belli bir zamandan sonra bulunduğumuz durumdan/ yaptığımız işten soğutabilir. Biz kendimizi beğenmiyorken de bu onayı dışarıdan beklemeye başlarız; çünkü denge şart. Diğer türlü düşünürsek de zaten durumun -her şey gibi- ne kadar grift olduğu anlaşılır. Başkalarından çok onay beklediğimiz her an da bunu düşünebiliriz: Acaba ben ne istediğimi gerçekten biliyor muyum? Arkasında durabilecek kadar fikrime güveniyor muyum?

Kaldı ki, genellikle, fikrimizin ne kadar harika olduğu önemli de olmayabiliyor.’ Onun hakkında ne deyip de onu öne çıkarabiliyoruz?’, ‘Ona nasıl bir imaj yaratabiliyoruz ve insanlar neden fikrimize/ projemize vaktini ayırsın?‘... Bunlara cevap verebildiği sürece, planlarımızı daha büyük bir ivmeyle ilerletebiliriz. Bu nedenle, fikrimizi, bizim doğurduğumuzu unutmadan, onu çepeçevre savunup hem de onun geldiği yerden daha çok olduğunu bilerek. Kök değil meyve olduğunun farkındalığıyla, çok da sahiplenmeden.
O zaman belki fark ederiz, tüm ‘fazla’ beklentilerimizin, aslında başkasından değil kendimizden gelecek şeyler olduğunu ve aslında kendimize borçlu olduğumuzu…
Yukarı Kaydır