SCOPE

İkna: Bizi "Siz" Yapan Parçalarımız

Daha önce hiç düşündünüz mü, kendi davranışlarımız gerçekten kendi davranışlarımız mı? Bizden çıkan bir şeyin bizden olmama ihtimali var mı? Şöyle söyleyelim, bizzat kendi yaptığımız bir davranışı, söylediğimiz bir sözü, verdiğimiz bir kararı veya bir kişi hakkındaki tutumumuzu gerçekten biz mi kontrol ediyoruz? Düşününce her ne kadar korkunç gelse de bahsettiğimiz şey, ne Black Mirror’dan bir bölüm ne de distopik bir öngörü; kelimenin tam anlamıyla “iknanın gücü”nden bahsediyoruz. Zorlamayla güzellik olmayacağını en acı tecrübelerden tutun en tatlı farkındalıklara kadar birebir öğrenmiş olmamız gerekiyor. İkna ise zorlamadan uzak, ilgi çekici kılan bir “güzellik” getiriyor. Her ne kadar bireysel bir mesele gibi görünse de, ikna, toplumun tam kalbinde yer alarak sistemin çarklarını usulca döndürüyor. “Bizi biz yapan” parçalarımızı bulabilmek adına “bizi siz yapan” parçaları görmek gerekiyor. O halde şu ikna meselesine daha yakından bakalım.

Yayın Tarihi :24 Kas 2021
Süre :2.5 Bardak
Son dönemin popüler Netflix yapımı “Squid Game” inanılmaz bir furya ile tabiri caizse ortalığı kasıp kavurmayı başardı. Şüphesiz, marjinal konusu ve radikal alt hikayeleriyle oldukça başarılı bir yapım olduğunu sonuna kadar gösterdi. Peki, bir solukta bitirdiğimiz bu diziyi “izleme kararı” aldırtan tam olarak neydi? Sorunun cevabı iknanın görünmez gücünde saklı.   

İkna, en temelinde toplumsal bir etkileme biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu etki, ulaşabildiği pek çok alanda fikir, tutum ve eylem noktasında kılavuzluk yaparak, insanları kendi belirlediği sınırlar içine alabiliyor. Çizgi dışına çıkmamayı zorlamayla değil, ilgi çekici kılarak yapıyor. Her ne kadar bireysel noktada hissedilebilse de toplumsal manada ise birer gölgeden ibaret. “Squid Game” örneği başta olmak üzere pek çok kararımızı iknanın bir sonucu olarak veriyoruz. Bu şekliyle de kalmıyoruz, verdiğimiz kararın sorumluluğunu da bizzat biz üstleniyoruz. En basit örnekle, hemen hemen her yerde karşımıza çıkan Squid Game sahneleri diziye başlama/başlamama davranışımızı etkilemeyi başarıyor. Dizinin parçalarıyla domine edilen gerçek veya sanal alan iknanın görünmeyen yüzü olabiliyor. Peki, istisnaları bir kenara koyduğumuzda, bu başarılı yapımı izleme kararı gerçekten bizden mi çıkıyor? Yoksa bize başka çare bırakılmıyor mu? 

Adolf Hitler’in dönemin Almanya’sındaki amansız yükselişi bir yönüyle de iknaya dayanıyor. Çok kısa sürede en güçlü konuma gelen Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (bilinen adıyla Nazi Partisi) iknanın ne denli etkili bir araç hatta “silah” olduğunu da gözler önüne seriyor. Şöyle ki, Hitler, “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı” adında bir bakanlık kuruyor, başına da “ikna işlerinden anlayan”, coşkulu ve enerjik hitabet yeteneği ile Joseph Goebbels’i oturtuyor. Kitlesel bir ikna yöntemi olarak propaganda, Goebbels’in ellerinde birer ustalığa dönüşüyor. Milyonlarca insanın Adolf Hitler'in yolundan ilerlemesini sağlayan pek çok düşünceyi Alman halkının düşünceleri arasına yerleştirmeyi başaran Propaganda Bakanlığı, iknanın ve manipülasyonun “kötülerin elinde” ne denli sarsıcı bir silaha dönüştüğünün de kanıtı oluyor. 

Bir kararı alırken, bir davranışı sergilerken veya bir şeyi ifade ederken karşımıza ilk olarak kendimiz çıkıyoruz. Tamamen bizden çıkan bir parçanın bizim bir sonucumuz olduğu aşikâr. Böylesi durumlarda benliğimiz, tüm özgürlüğü ile hür bir tutum sergiliyor ve herhangi bir şeyin etkisinde kalmadığımızı gözler önüne seriyor. İkna edilmeden, bizzat biz yapıyoruz. Peki gerçekte böyle mi? Yani tamamen bizden çıktığına emin olduğumuz veya iknanın bir sonucu olmadığına inandığımız bir karar gerçekten bize mi ait?

Edward S. Herman ve Noam Chomsky “rızanın imalatı” kavramıyla bunu tam olarak açıklıyor. Kendimize verdiğimiz rıza, tutum ve davranışlarımızın tamamen bize ait olduğunu vurguluyor. Psikolojik olarak da daha net ve keskin bir ruh hali, kendimize verdiğimiz izinle paralellik gösteriyor. Ancak “evet bu benim seçimim, evet bu benim düşüncem, evet bu benim davranışım” dediğimiz durumlar dahi uzun soluklu bir iknanın sonucu olabiliyor. Her ne kadar kendi bilincimizle o şeyi yapıyor olsak da bilincimizi oluşturan bizler miyiz? Yani bizi biz yaptığını düşündüğümüz parçalar ya bir başkasının parçalarıysa?

Herman ve Chomsky bilincimizin zaten var olan sistem tarafından yıllar yılı şekillendiğine vurgu yapıyor. Medya, okul, gelenek-görenek, politika ve topluma dair her bir dinamik zaten günden güne usulca ikna ediyor. Görünen ve fark edilen bir ikna çalışması değil, tamamen topluma yerleşen bir süreçten bahsediyoruz. Bireysel bilinç toplumsal bilincin bir unsuru olup çıkıyor. Bu açıdan yaptığımız her şeyi, özgür irademizle kendimiz yapmış gibi huzurlu hissetsek de, yaptığımız o şeyin kararı yıllar öncesinden benliğimize yerleşmiş oluyor. Uzun soluklu bu ikna çabası ise toplumun temellerinde yaşamaya devam ediyor. 

Şimdi tekrar soruyoruz, “bizi biz yapan” parçalarımız, özelliklerimiz, değerlerimiz veya hikayelerimiz gerçekten “bizi biz” mi yapıyor yoksa “bizi siz” mi? 


Yukarı Kaydır