Altın
%
Dolar
%
Euro
%
Bitcoin
%
Eth
%
Önümüzdeki 5 gün boyunca
Pexels
WELLNESS

İçimizdeki Çocuk

14 Ara 2021

Bugün olduğumuz kişi yaşamdaki deneyimlerimizin kümülatif bir birikimidir. Bugün 40 yaşında olan biri 5 yaşındaki deneyimlerini de hala içinde barındırır. Bir çocuğun içinde bir yetişkin yoktur fakat bir yetişkinin içinde; kendi çocukluğu, ergenliği ve gençliği barınır. Görünürde aradan geçen yıllar boyunca değişmişizdir. 5 yaşındaki halimiz şöyle bir kenara dursun 5 sene önceki halimizden bile oldukça farklıyızdır. Her ne kadar benliğimiz biçim değiştirse de, bazı yanlarımız hep aynı kalır. Öyle ki 40 yaşında hiç farkında olmadan 5 yaşındaki benliğimizin inançları, düşünceleri ve kaygılarıyla hareket edebiliriz. Çünkü istisnasız her birimiz yaşamı başkalarını gözlemleyerek öğreniriz. Özellikle ömrümüzün ilk yıllarında bu öğrenme yetimiz tıpkı bir süngerin suyu emmesi kadar kuvvetlidir. Dolayısıyla bu yıllara dair deneyimlerimiz öylesine içselleşmiştir ki, benliğimizin yapı taşını oluşturur ve kolaylıkla fark edemeyiz. Oysa yaşadığımız her ilişkide, her hastalıkta, her kaygıda, her kısır döngüde gösterir kendini bu yanlarımız. “Beni gör ve bana yardım et.” der. Bu yanlarımız; benliğimizin özü, çocukluğumuz, namı diğer içimizdeki çocuktur. Sorumluluğu yıllar önce bizim ellerimize bırakılmış ve bize ebeveynlik edildiği gibi ebeveynlik ettiğimiz içimizdeki çocuk.

Tıpkı Yunus Emre’nin meşhur sözü gibi “bir ben vardır benden içeri” her birimizde. 
“Ben” dediğimiz şey oldukça katmanlıdır. Hiçbir insanın benliği tek bir boyuttan oluşmaz. Öyle ki; tıpkı Freud’un id, ego ve süperego kavramları gibi birçok psikoterapi yaklaşımı da benliğimizi farklı boyutlarıyla ele alır. Bilişsel davranışçı terapiden şema terapiye, içsel aile sistemleri terapisinden gestalt terapisine kadar birçok yaklaşımda benliğimizin farklı katmanlarının özellikleri ve birbiriyle kurduğu ilişki incelenir. Bilişsel davranışçı terapi, davranışlarımızı etkileyen bugünkü düşünce kalıplarımızın çocukluğumuzda şekillendiğini ileri sürer ve bu kalıpları anlamaya çalışır. Bilişsel davranışçı terapiden hareketle doğmuş şema terapisi ise her bir insanın belli modları olduğunu söyler. Bunlar; yalnız, terk edilmiş, öfkeli vb. çocuk modları, cezalandırıcı, talepkar vb. ebeveyn modları ve kopuk korungan, büyüklenmeci vb. başa çıkma modları olarak ayrılır. İçsel aile terapisine göre ise her birimizin içinde sürgünler, itfaiyeciler ve yöneticiler vardır. 

Ivan Samkov
Özünde her bir yaklaşım benzer bir analojiye farklı yerlerden yaklaşır. Her birimizin içinde bir anne, bir baba ve bir çocuk vardır. Bunlar bizim düşüncelerimiz, iç seslerimiz, duygularımız ve davranışlarımızda tezahür ederler. İçimizdeki ebeveynler, kendi ebeveynlerimize; içimizdeki çocuk ise, kendi çocukluğumuza benzer. Çocukluğumuzda bize nasıl ebeveynlik edildiyse yetişkinliğimizde de içimizdeki çocuğa aynı biçimde ebeveynlik ederiz. Bir başka deyişle; ne tür muamele görmeye alışmış isek, kendimize de aynı biçimde muamele ederiz. Veyahut daha da başka bir deyişle; yetişkin olmayı ebeveynlerimizden öğreniriz ve onların kendilerine, birbirlerine ve bize karşı olan davranış kalıplarını içselleştiririz.
Örneğin, ancak başarılı olduğunuzda sevildiğinizi hissettiğiniz bir ailede büyüdüğünüzü farz edelim. Yetişkinliğinizde de kendinizi yalnız başarılı olduğunuzda sevilmeye değer görüyor ve her başarısızlığınızda kendinizi eleştiriyor olabilirsiniz. Hata yaptığınızda kendi kendinize söylediğiniz “Öf bunu nasıl yaparsın.” sözleri, ebeveynlerinizin çocukluğunuzda yaptığınız hatalara karşı yaklaşımı veya kendi hatalarına dair yaklaşımlarıyla benzerlik taşıyor olabilir. 

Ivan Samkov
İçimizdeki çocuk kavramı ise, tüm bunları somutlaştırarak anlamamızı kolaylaştıran bir benzetme. Her birimizin içinde hakikaten de bir çocuk var. 50 yaşındaki patronunuz, 24 yaşındaki sevgiliniz, 81 yaşındaki babanızın da içinde bir çocuk var. Fakat bahsi geçen bu içimizdeki çocuk; sıradışı bir varlık, bir başkası ya da yaratılması gereken bir kimlik değil. İçimizdeki çocuk, biziz aslında. Çocukluğumuzdaki düşünce ve davranış kalıplarımızla hareket eden yanlarımız, benliğimizin özü aslında.
Yaşamdaki bir çok problemimiz ise, bu yanımızla bağımızın eksik olmasından kaynaklanıyor. İster içimizdeki çocuğu duymamaktan deyin isterse de kendi ihtiyaçlarımızı görmemekten deyin. Her ikisi de aynı anlama geliyor. Benliğimizin özü her zaman ne yaşadığını da neye ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyor. Örneğin sürekli ertelediğiniz bir iş var diyelim. Öz benliğiniz o işi yapmak istemediğinizi, çünkü hiç sevmediğinizi ve başka bir şeyle ilgilenmeyi tercih ettiğinizi biliyor. O işi erteleyerek içinizdeki çocuk size diyor ki: “Ben bunu yapmaktan hiç hoşlanmıyorum ve beni zorla o masaya oturtmaya çalışıyorsun.” fakat benliğinizin ötekilerden öğrendiğiniz kısımları ise bu sözleri hiç duymayarak şöyle yanıtlıyor: “Neden erteliyorsun sürekli? Otursana artık şu masaya!” 

Ivan Samkov
Ya da bir etkinliğe katıldınız ve sosyal kaygınız arttı diyelim. İnsanlarla konuşmaktan çekiniyor, bir kenarda duruyorsunuz. İçinizdeki çocuk o esnada şu sözleri söylüyor: “Burada olmayı hiç istemiyorum. Ne zaman insan içine çıksak herkesle iyi anlaşmamı bekliyorsun. Oysa ben herkesi, herkes de beni sevmek zorunda değil.” Bu esnada siz, bu sözleri hiç duymadan şöyle yanıtlıyorsunuz: “Of geldin yine köşede duruyorsun, birazcık sosyalleşsene.” 
Sonra Google’a girip “Ertelemekten Nasıl Kurtulurum?”, “Sosyal Kaygının Çözümü” gibi araştırmalar yapıyoruz. Bu esnada içimizdeki çocuk diyor ki: “E ben sana söylüyorum ya. Niye duymuyorsun beni?” İçimizdeki çocuk; ihtiyaçlarımız, isteklerimiz, kapasitemiz, hayallerimiz aslında. 

Ivan Samkov
Tüm bunları duymak için önce varlığını kabullenmemiz ve sonra kulak kabartmamız gerekiyor. Şöyle düşünün, yan odada çok sevdiğiniz bir çocuk var ve ödevini yapmakta zorlanıyor. Size diyor ki: “Ben okuduğum hiçbir şeyi anlamıyorum ve bu ödevi yapmakta çok zorlanıyorum lütfen bana yardım eder misin?” Bunun üzerine ona vereceğiniz cevap şöyle olmazdı sanıyorum: “Yap şu ödevi artık ne kadar tembelsin!” Bunun yerine çok yüksek ihtimalle ona yardım etmeye çalışırdınız. Benzer bir biçimde kendimize de yardım etmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Dünyada her birimiz yapayalnızız. Diğer insanlar ve sevdiklerimiz olsalar dahi yapayalnızız. İnsan olmanın kuşkusuz en can acıtan gerçekliği de bu sanırım. Pek tabii başkalarıyla derin bağlar kurabiliriz ve yine pek tabii sevdiklerimiz bize her zaman destek olabilirler. Fakat bizim dışımızdaki herhangi bir insanın sonsuza kadar yanımızda olma ihtimali maalesef yok. Çok sevdiğimiz sevgilimizden ayrılabilir, çok sevdiğimiz bir dostumuzu kaybedebiliriz. Günün sonunda yitirme ihtimalimiz olmayan tek kişi ise kendimiziz. Bu yüzden yaşamda en çok kulak vermemiz gereken kişi de yine biziz. Kendimizin en yakın arkadaşı, kendimizin sevgilisi, içimizdeki çocuğun ebeveyni olmayı o ya da bu şekilde öğrenmemiz gerekiyor. Bu romantik bir gereklilikten ziyade, yaşamsal bir sorumluluk.

Yaşamda kendi ihtiyaçlarımızı gördüğümüz, kendimize şefkat duyduğumuz, anlayış gösterdiğimiz müddetçe özgürüz. Evet, “dünyaya fırlatıldık!” fakat kendi yanımızda olduğumuz ve kendi sorumluluğumuzu üstlendiğimiz müddetçe yalnız ve çaresiz değiliz. Ancak o zaman hakikaten yaşayabilir ve özgürce yaşamımızı yaratabiliriz.


Kaynaklar

 Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur
Margaret Paul, Inner Bonding: Becoming a Loving Adult to Your Inner Child

©2022 Beyhan&Beyhan Business Solutions Tüm Hakları Saklıdır
Yukarı Kaydır
BUNU OKUMAK İSTER MİSİN?