Harry Potter and the Order of the Phoenix Film İncelemesi
KÜLTÜR/SANAT

Harry Potter and the Order of the Phoenix Film İncelemesi

Bir önceki filmde Harry, yaşı tutmuyor olmasına rağmen Üçbüyücü Turnuvası’na katılmak durumunda kalmıştı. Bu geleneksel turnuvanın asıl amacı, farklı büyücülük okullarına mensup öğrencileri bir araya getirmek ve her okul arasında bir dostluk kurmaktı. Ne var ki geçtiğimiz dönem turnuva, çok daha farklı, karanlık bir amaca hizmet ediyordu. Final görevi de başarıyla tamamlayan Harry, sanılanın ve umulanın aksine Sonsuz Şöhret’in değil; dehşet verici kabuslarının gerçekliğine sahip olmuştu. Küçük yaşta ailesini kaybetmesine neden olan ve içerisinde yaşamakta olduğu büyülü dünyaya karşı büyük bir tehdit oluşturan Lord Voldemort geri dönmüştü. Harry, henüz edindiği bir dostunun gözleri önünde öldürülmesine şahit olmuştu. Ne seçilmiş çocuk ne de bir başkası için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Yayın Tarihi :13 Oca 2022
Süre :6 Bardak
Dursleylerin evini terk eden Harry, önünde sonunda buraya geri dönmek zorunda kalmıştı anlaşılan. Zira ilk sahnede bizleri yeniden Dudley karşılıyordu. Tıpkı Harry gibi, görmeyeli o da epey büyümüştü doğrusu. Tıpkı kendisi gibi birer zorba olan arkadaşlarını yanına almış, her zamanki gibi kuzenine hakaretler savuruyordu. Harry ile birlikte büyüyen çocuk, onun zayıf noktasını pekala çok iyi biliyordu; bu nedenle o noktaya saldırmaktan çekinmiyordu.
 
“Her gece rüyanda inliyorsun,” demişti. “‘Cedric’i öldürme,’, ‘Beni öldürecek, anne!’”
 
Harry, geçmişe nazaran gözümüze epey büyümüş gibi görünse de hala küçüktü aslında ve yaşadığı şeylerden etkilenmiyor olması, ihtimal dışıydı.
 
Duyduklarına daha fazla katlanamayan Harry, kontrolünü kaybetmek üzereydi. Asasını çıkarmış ve Dudley’nin tombul yüzüne dayamıştı. Tam o sırada hava, kötülüğün habercisi gibi kararmış, tüm şehrin üstüne kara bulutlar çökmüştü adeta. Ruh emiciler çıkagelmişti ve Harry, kontrolsüzce Dudley’e uzattığı asasını şimdi bu korkunç yaratıklara uzatmış, Patronus Büyüsü yapıyordu.


Eve döndüklerinde Sihir Bakanlığından Harry’ye bir mektup vardı. Mektup, bir muggle’ın gözleri önünde Patronus Büyüsü yapmaktan dolayı kuralları ihlal ettiği ve bu nedenle Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulundan atıldığını beyan ediyordu. Bu, aslında oldukça ilginç bir durumdu. Zira hatırlarsanız, Azkaban Tutsağı filminde Harry yine muggleların yanında -hatta bir muggle’a karşı- büyü kullanmış, ancak Sihir Bakanı Cornelius Fugde, bu durumu oldukça normal karşılamıştı. Bu sefer yaptığı büyü ile bir muggle’ın hayatını kurtarmış olduğunu dahi söyleyebilirdik. Ne var ki Bakanlık, çocuğun gözünün yaşına bakmamıştı.
 
Hogwarts sayesinde benliğini tanıma fırsatı bulan ve kendine ait bir aile edinme şansı yakalayan Harry için bu haberin ne denli yıkıcı olacağını tahmin edersiniz. Neyse ki genç çocuğun hüznü pek uzun sürmeyecekti, zira yardımına, yıllar önce Dumbledore’un İsmi Lazım Değil ile savaşmak üzere kurduğu gizli bir örgüt olan Zümrüdüanka Yoldaşlığının tanıdık simalardan oluşan üyeleri yetişecekti.


12 Grimmauld Place

 
Harry, karargaha götürülmüş, nihayet dostları ve vaftiz babası Sirius Black de dahil tüm sevdiklerine yeniden kavuşmuştu.
 
Dumbledore, resmi duruşmaya kadar Harry’nin okuldan atılmasına dair alınan kararın askıya alınması için Bakanı ikna etmişti. Bakan, Harry’yi Voldemort’un geri döndüğüne dair yalan söylemekle suçluyor ve insanların çocuğa sırtını çevirmesi için medyayı da amacına alet ediyordu. Bakanın davranışlarının ardında oldukça basit bir neden yatıyordu aslında; Karanlık Lord’un geri dönmüş olduğu gerçeğini kabullenemiyor, iddianın gerçek olma ihtimalinden fazlasıyla korkuyor ve her şeyi inkar ediyordu. Remus Lupin, Fudge için “Korkusundan aklı başından gitmiş,” diyordu.
 
“Korku insana çok kötü şeyler yaptırır, Harry.”
 
Harry, Sihir Bakanlığında gerçekleşecek olan duruşması için Arthur Weasley’nin peşine takılmıştı. Duruşma esnasında Bakan Fudge, fazlasıyla çocuğun üzerine geliyordu ancak aynı politikayı izleyen, cübbesinin altındaki pembe kıyafetleri ile ilgimizi çeken bir başkası daha vardı. Dumbledore ise duruşma boyunca Harry’yi savunmuş ve çocuğun tüm suçlardan beraat etmesine yardımcı olmuştu.

Yeniden Hogwarts’a dönme vakti gelmişti. Okulun ihtişamlı kapılarından geçmeden önce yeni, eşsiz bir karakterle tanışıyorduk: Luna Lovegood. Bu esrarengiz kızı kelimelere dökmek, benim için hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Ancak saf ve sakin yapısının altındaki zeka ve üstünlük, daima ilgimi çekmeyi başarıyor. Üstünlük diyorum, çünkü bana soracak olursanız Luna, çevresinde olup bitenlere diğer herkesten çok daha hakim bir karakterdi.

Hogwarts’ta Dolores Umbridge Dönemi

 
Harry için dönem, enteresan bir başlangıçla karşılamıştı öğrencileri. Çok geçmeden geri dönecek olsa da Hagrid’in geçici izne ayrıldığı söylenmişti, Dumbledore Harry’den kaçınıyor gibiydi ve Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinin yeni profesörü, duruşma esnasında üzerine gelen pembeli kadından başkası değildi. Dahası, Harry de bu dönem biraz garip davranıyordu; sanki içerisinde patlamaya hazır, öfke lavlarıyla dolu bir yanardağ vardı. Çabuk sinirleniyor ve içini, duygu ve düşüncelerini en yakın arkadaşları Ron ile Hermione’ye dahi açmıyordu.


Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinin yeni profesörü Dolores Umridge, bizzat Bakanlık tarafından atanmıştı ve bu, Bakanlığın okul işlerine müdahale etmek istediği anlamına geliyordu. Cornelius Fudge, silahlarını, yerinde gözü olduğuna inandığı Dumbledore’a karşı da kuşanıyordu. Tüm okul, hatta tüm sihir dünyası Harry’ye sırt çeviriyordu, zira Fudge’ın izlediği karalama politikası, amacını gerçekleştiriyordu. Öğrenciler üzerinde korkunç bir baskı uygulayan Umbridge, onlara karşı, bilhassa da Harry’ye karşı şiddet uygulamaktan da geri durmuyordu. Sakin gülümsemesinin altındaki sinsilik, biz izleyicileri ise çıldırtacak nitelikteydi… ve sanıyorum başta Minerva McGonagall olmak üzere Hogwarts’ın diğer profesörleri de bizimle aynı görüşteydi.
 
Bakanlığın desteğine sahip olan Umbridge, Hogwarts sınırları içerisinde yükselmeye başlamıştı. Artık okulda hatırı sayılır bir otoriteye sahip olan profesör, okulun işleyişi ile ilgili her konuya dahil oluyor ve müdahale ediyordu. Kehanet dersinin profesörü Sybill Trelawney’in Hogwarts’taki 16 yıllık kariyerine son verme ve şato dışı etme cüretini göstermesi ise bardağı taşıran son damla olmuştu. Uzun zamandır ortalıkta görünmeyen Dumbledore nihayet kendini göstermiş ve duruma müdahale etmişti.


Sirius, Voldemort’un kendisine bir ordu kurmakta olduğunu ve bu ordunun, öncekinden çok daha güçlü olacağını iddia ediyordu. Ona göre bu orduya karşı kendileri de bir ordu kurmalıydılar. Ne var ki okuldaki derslerde, bunun için yeterli eğitimi alamıyorlardı. Çareyi kendi ordularını kurmakta bulan gençler, Harry’nin söylediklerine inanan öğrencileri bir araya getirerek ondan eğitim almaya karar vermişti. Düşmanla savaşmak üzere geliştirecekleri büyücülük yeteneklerinin ardındaki isim, yani öğretmenleri de yine Harry olacaktı. Gençlerin gizli eğitimi için seçtiği derslik, ihtiyaç duydukları zaman şatonun herhangi bir koridorunda beliren İhtiyaç Odasıydı. Derslerin ardından gizlice burada buluşuyor ve Harry’den eğitim alıyorlardı. Kendilerine ise Dumbledore’un Ordusu diyorlardı.


Snape’in Eğitimi Eşliğinde: Occlumency
 
Harry, bir gece Arthur Weasley’nin saldırıya uğradığı bir kabus görmüş ve derhal Dumbledore’un yanına götürülmüştü. Bu bir kabus değildi, Harry, gerçekten yaşanan bir şeyi görerek Arthur’un hayatını kurtarmıştı. Tıpkı Dumbledore gibi o da kendisinde bir şeylerin ters gitmekte olduğunun farkındaydı.


Harry ile Voldemort’un zihinleri arasında bir bağ vardı ve bu bağ, herkes için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Harry, Voldemort bu bağın varlığını keşfetmeden zihnini koruma altına almayı öğrenmek zorundaydı ve bu işte ona yardımcı olacak kişi, Severus Snape’ten başkası değildi. Snape, Harry’nin zihnini kontrol altında tutabilmesi için elinden geleni yapıyordu. Çocuğun sınırlarını zorluyor, üzerine gidiyordu. Harry nihayet zihnini, Snape’in saldırısından korumayı başardığında kendisini profesörün zihninde bulmuştu ve burada gördüğü Snape, daha doğrusu Snape’e zorbalık eden babası, görmeyi beklediği bir şey değildi. Bizlerin de öyle…
 
Dumbledore’un Ordusu’nun Umbridge’e yakalanması uzun sürmemişti. Bu konuda başta Draco Malfoy olmak üzere Slytherin öğrencileri ona yardım etmişti. Ne var ki Harry’yi asıl yıkan, kendilerini ele veren kişinin, nihayet yakınlaşabildiği Cho olmasıydı. Henüz bilmiyorduk, fakat sonradan öğreniyorduk ki Cho, bunu isteyerek yapmamıştı; Umbridge, öğrencilerin sorgulanmasına Veritaserum, yani Hakikat iksiri kullanıyordu.
 
Dumbledore, kendisine bir ordu kurmakla suçlanıyordu ve Azkaban’a götürülmesi isteniyordu. Ancak Hogwarts’ın görkemli müdürü, çocukları korumuş ve en az kendisi kadar görkemli bir şekilde Bakanlığın elinden kurtulmayı başarmıştı. Ortadan kaybolan Dumbledore’un yerine geçerek Hogwarts’ta müdürlüğe yükselen Umbridge ise artık durdurulamaz bir güce sahipti.

Gazetelerde, içlerinde Bellatrix Lestragne’in de bulunduğu 10 suçlunun, Azkaban’dan kaçtığı haberleri yer alıyordu. Karanlık güçlerin bir araya gelmekte olduğu göz ardı edilemez bir gerçekti artık ve insanların Bakanlığa olan güveni sarsılmaya başlamıştı. Artık Harry’nin iddialarının doğru olabileceği ihtimali konuşulmaya başlamıştı.


Esrar Dairesi ve Dumbledore’un Ordusu’nun İlk Mücadelesi

 
SBD, orijinal ve daha yaygın olarak bilinen adıyla OWL sınavlarına, Umbridge’in zorbalıklarına ve katı kurallarına katlanamayan Weasley ikizleri Fred ve George damgasını vurmuştu. Zaten akademik hayata ilgi duymadıklarını söyleyen ikili, sınav esnasında ortalığı karıştırarak nihayet öğrencilerin yüzünün gülmesini sağlamış; ancak Dolores’i öfkeden çıldırtmışlardı. Sınavda yaşanan olayın heyecanına kapılan öğrenciler, bahçeye çıkmış kendi aralarında bunun coşkusunu yaşarıyorlardı. Harry’nin yüzündeki gülümseme ise, tıpkı Arthur Weasley’de olduğu gibi, zihninde bir kabus misali canlanan görüntü ile silinmişti. Sirius, Voldemort’un elindeydi.
 
Karanlık Lord bir kehanetin peşindeydi ve bunu vermesi için Sirius’a işkence ediyordu.
 
Sirius’u kurtarmak üzere Esrar Dairesine gitmek isteyen Harry ve arkadaşları, Umbridge’e yakalanmıştı. Ancak Hogwarts’ın yeni müdüresi onların Dumbledore’a gitmek istediğini sanmıştı. Hakikat iksiri için Snape çağırılmıştı, ne var ki şaşırtıcı bir şekilde Yoldaşlığın üyelerinden biri olan Severus Snape, elindeki iksirlerin tükendiğini söyleyerek yardım etmekten kaçınmıştı. Harry, profösör odadan çıkmadan “Patiayak elinde,” diye seslenmiş ve Sirius’un yakalandığını şifreli bir şekilde ona iletmişti.
 
Müdüre, Harry’nin konuşmasını sağlamak için Affedilmez Lanete başvuracaktı ki Hermione, ortaya Dumbledore’un gizli silahının nerede olduğunu söyleyecekleri yalanını atarak işin içinden kurtulmalarını sağlamıştı. Siz de bazen, hatta sık sık Hermione’siz bir Harry’nin başına şimdiye kadar nelerin gelmiş olabileceği hakkında fikirler yürütür müydünüz? Bendeniz, böyle bir geleceği epey karanlık bulurdum. İkili, Umbridge’i peşlerine takmış, Karanlık Ormanın derinliklerine gelmişti. Kandırıldığını fark eden kadının yarattığı tehlike, at-adamların belirmesi ile dağılmıştı. Oradan uzaklaşmayı başardıklarında ise derhal arkadaşlarının yanına dönüp Sirius’u kurtarmak üzere Esrar Dairesine doğru yola koyulmuşlardı.
 
Esrar Dairesine geldiklerinde, Voldemort’un aradığı kehaneti bulmaları zor olmamıştı. Kehanetin sözleri ise tüyler ürperticiydi:
 
“Karanlık Lordu yenecek güce sahip olan yaklaşıyor. Karanlık Lord, onu kendisiyle eşit görecek ama o, Karanlık Lord’un bilmediği güce sahip olacak.”
 
Derken ortaya çıkan bir Ölüm Yiyen ile dikkatleri dağılmıştı. Harry, bu esrarengiz silüete Sirius’un nerede olduğunu sorduğunda aldığı cevap, içerisinde Hermione’nin şüphelerini ve Dumbledore’un korkusunu barındırıyordu:
 
“Biliyor musun, iki şeyi ayırt etmeyi öğrenmen gerek. Rüyayla gerçeği.”
 
Bu, Lucius Malfoy’dan başkası değildi ve beraberinde, içlerinde Bellatrix Lestrange’in de bulunduğu diğer Ölüm Yiyenler de belirmişti. Çocuklar binlerce kehanetin arasında bu karanlık insanlardan kaçmak için zorlu bir savaş vermişti. Başarılı bir şekilde karşılık veriyorlardı, ancak henüz deneyimsiz ve küçüklerdi. En nihayetinde Harry’nin tüm arkadaşları yakalanmıştı ve onları kurtarmak için kehaneti kendi elleriyle Lucius’a vermişti. Tam o esnada beliren Sirius Black ve Yoldaşlığın üyeleri, çocukların imdadına yetişecekti.


‘Sahip Olduğu Tek Aile’

 
Sirius’un darbesi ile yere çakılan Malfoy, kehanetin kırılmasına neden olmuştu. Şimdi kötü ile iyinin savaşı vardı, asıl çarpışma şimdi gerçekleşiyordu. Beyaz ile siyahın büyülü çatışması, Bellatrix’in dudaklarından çıkan Avada Kedavra kelimeleri ile son bulmuştu. Zira bu sözleri, kuzeni Sirius Black’e karşı söyleyen kadın, onun ölümüne neden olmuştu. Zamanın kısa bir süreliğine durduğunu hissediyorduk bizler de. Harry, geç kavuştuğu tek ailesini kaybetmişti.
 
Öfkeyle Bellatrix’in arkasından koşmuştu Harry, onu öldürme arzusu ise gözlerinden okunabiliyordu. Tam o anda Voldemort görünmüştü; Harry’yi içindeki karanlığa çekmeye çalışıyordu. Neyse ki bu çabası Dumbledore’un da resme dahil olmasıyla yarıda kalmıştı. Akabinde Dumbledore ile Voldemort arasında gerçekleşen inanılmaz düelloyu bilen bilir, bilmeyen de bilmelidir bence. Ateş ile suyun nefes kesici çarpışmasıdır bu.
 
Voldemort’un, Harry’nin bedenini ele geçirmesi, herkesin korktuğunun gerçekleştiğini sanmamıza neden olmuştu daha sonra. Harry, hayatındaki trajedileri bir rafa kaldıramayan, zayıf bir çocuktu onun için. Dumbledore, çocuğun kendi bedeninin kontrolünü yeniden eline alabilmesi için çabalasa da o, bunu yalnızca kendisine endişe ve sevgiyle bakan arkadaşlarını görünce başarabilmişti. Onca trajediye rağmen biriktirdiği güzel anılar, gözünün önünde canlanıyordu.
 
“Zayıf olan sensin ve asla sevgiyi ya da dostluğu tanımayacaksın. Senin için üzülüyorum.”
 
Gerek kurgusu gerek çekimiyle, bir çocuk kitabından uyarlandığı detayını bizlere unutturan film, Harry’nin ağzından çıkan sözlerle bu detayı yeniden hatırlamamızı sağlıyordu. Harry, yeniden kendi bedeninin kontrolüne kavuşmuştu.
 
Voldemort henüz gözden kaybolmamışken Sihir Bakanı olay yerine gelmişti. Eminiz ki Bakan, Dumbledore ve Harry’ye, sözde hak ettikleri cezayı vermek üzere buradaydı. Ne var ki kanlı canlı bir şekilde karşısına çıkan Karanlık Lord, onu büyük bir şoka sürüklemişti. Cornelius Fudge, uzun zamandır inkar ettiği ve iki dudağı arasına hapsettiği sözleri nihayet dışarı bırakmıştı:
 
“Geri dönmüş.”
Yukarı Kaydır