SCOPE

Celladına Aşık Olmak: Stockholm Sendromu

1973 yılında İsveç'te bir bankaya silahlar ve patlayıcılarla giren Jan-Erik Olsson havaya ateş açıyor ve "Herkes yere yatsın, parti başlıyor!" diyor. Gerçekten de parti yeni başlıyordu. Yaklaşık beş gün süren soygun psikoloji ve sosyoloji dünyasına etki edecek sonuçlar doğuruyor. Bunlardan biri de “Stockholm Sendromu”. Olayın geçtiği kentin adını alan kavram, rehinelerin soygunculara duyduğu paradoksal bağlılığa işaret ediyor. Kendilerini beş gün boyunca esir tutanlara karşı sempatik duygular geliştiren rehineler sağduyuya aykırı olarak “kendi celladına aşık olmak” deyimini de somut olarak gerçekleştiriyor. Şimdi hem olayın derinine hem de “Stockholm Sendromu”nun ayrıntılarına inelim.

Yayın Tarihi :04 Ağu 2021
Süre :2.5 Bardak
23 Ağustos 1973 sabahı, mahkum Jan-Erik Olsson hapishaneden kaçarak Stockholm’ün sokaklarına dalıyor ve lüks Norrmalmstorg meydanındaki hareketli bir banka olan Sveriges Kreditbanken'e giriyor. Ceketinin altındaki makineli tüfeği çıkararak tavana ateş ederek bağırıyor: "Parti başlıyor!"

Soyguncu dört banka çalışanını rehin alıyor. Daha önce de hırsızlık yaptığı için mahkûm edilen Olsson polislerden nakit olarak 700.000 dolardan fazla para, bir kaçış arabası ve mahkum arkadaşı Clark Olofsson'un serbest bırakılmasını talep ediyor. Polis birkaç saat içinde Olsson'un tüm istediklerini yerine getiriyor. Hatta araba olarak deposu benzinle dolu mavi bir Ford Mustang ayarlanıyor. Polisler Olsson ve arkadaşı Olofsson’ın rehinelerle birlikte ayrılma fikrini kabul etmeyince soygun beş gün boyunca devam ediyor. Her şey bu beş gün içinde oluyor, hadi hep beraber bakalım. 

Aradaki bağ sempatiye dönüşüyor


Sıkışık bir bankada esir tutulan rehineler kendilerini kaçıranlarla çabucak tuhaf bir bağ kuruyor. Olsson; titremeye başlayan rehine Kristin Enmark'a yün bir ceket veriyor, kötü bir rüya gördüğünde onu yatıştırıyor ve hatıra olarak ona silahından bir kurşun veriyor. Ailesine telefonla ulaşamayan rehine Birgitta Lundblad'ı teselli ediyor ve “Tekrar dene; vazgeçme." diyor. Bir diğer rehine Elisabeth Oldgren klostrofobiden şikâyet ettiğinde soyguncular 30 metrelik bir ip ayarlayarak bankanın dışına çıkmasına izin veriyor. Lundblad yıllar sonra verdiği röportajda “Gitmeme izin verdiği için çok nazik olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum." diyor. Olsson'ın yardımsever davranışları, rehinelerinin sempatisini körüklüyor. Hatta rehinelerden Sven Safstrom soyguncular için “Acil Durum Tanrısı” sözlerini kullanıyor.

Soyguncular yerine polisten korkuyorlar


Soygunun ikinci gününde rehineler, kendilerini kaçıranlardan çok polisten korkmaya başlıyor. Sağlık incelemesi yapan polis komiseri tutsakların kendisine düşmanca baktıklarını ancak silahlı adamlarla rahat ve neşeli olduklarını fark ediyor. Hatta Enmark, İsveç Başbakanı Olof Palme'yi bile arıyor. Neden mi? Soygunculara sonuna kadar güvendiğini belirtiyor ve kendisini kaçış arabasına götürmesi için izin istiyor: "Ben çaresiz değilim. Bize bir şey yapmadılar. Aksine çok iyiler. Asıl korktuğum şey polisin saldırması ve bizi öldürmesi.

Fiziksel zararla tehdit edilen rehineler Olsson ve Olofsson şefkat göstermeye devam ediyor. Olsson, polise gözdağı vermek için rehine Safstrom'u bacağından vurmakla tehdit ediyor. Ancak Safstrom yıllar sonraki röportajında bu olayı şöyle anlatıyor: “Sadece bacağımdan vuracağını söyleyince ne kadar kibar olduğunu düşündüm”.

“Onlara zarar vermeyin, bize zarar vermediler”


Sonuç olarak, mahkumlar rehinelere hiçbir fiziksel zarar vermeden 28 Ağustos gecesi, 130 saatten sonra polis bankaya göz yaşartıcı gaz atıyor ve soyguncular teslim oluyor. Polis önce rehinelerin dışarı çıkmasını istiyor ancak dört rehine bu teklifi kendilerini rehin alanları sonuna kadar koruyarak reddediyor. Banka kapısında soyguncular ve rehineler kucaklaşıyor, öpüşüyor ve el sıkışıyor. Polis, Olsson ve Olofsson’ı yakalarken, iki rehine “Onlara zarar vermeyin, bize zarar vermediler” diyerek bağırıyor. Hatta Enmark sedyeyle götürülürken, kelepçeli Olofsson'a "Clark,seni tekrar göreceğim" diye söz veriyor. 

Aslında serbest bırakıldıktan sonraki gün Oldgren’in bir psikiyatriste sorduğu soru tüm bu sürecin psikolojik yönünü anlatıyor: “Bende bir sorun mu var? Neden onlardan nefret etmiyorum?” İşte tam burada bu olaydan türeyen “Stockholm Sendromu” devreye giriyor. Olayın temelinde yatan “celladına aşık olma” durumunu Freudyen teorisyenler reaksiyon oluşumu olarak açıklıyor. Nasıl mı?

Zihin çerçeve değiştiriyor


Zihin yüksek stresli bir durumda kendini bozulmadan korumak için çerçeve değiştiriyor. Bu şekilde stresli durumu çevreleyen etkenler daha kolay yorumlanıyor. Şöyle açıklayalım, bir rehine başlangıçta onları kaçıran kişiye karşı güçlü bir nefret hissediyor. Bu güçlü nefret duygusu, zihin ve beden üzerinde artan bir stres yaratıyor. Bu stresi azaltmak için zihin, rehin alan kişinin en olumlu yönlerine odaklanarak tepki veriyor. Soyguncuların, rehinelerin ayağa kalkıp bir dakika dolaşmasına izin vermesi ya da rehinelere oturması için bir sandalye vermesi bile rehineler açısından seviyesi oldukça yüksek bir iyilik olarak algılanıyor.

Bahsettiğimiz gibi bunlar aslında pek olumlu şeyler değil ama rehine bu stresli durumla baş edebilmek için onları fazlasıyla abartıyor. Bu tepki oluşumu, nihayetinde onu kaçıranın harika olduğu hissine yol açıyor ve ardından aşk başlıyor…

Toplumsal travmalarda da görülebiliyor


Elbette Stockholm Sendromu yalnızca bireysel travmalara karşı geliştirilen bir psikolojik tepki değil. Toplum içinde ezilen bir grubun ya da kitlenin de travmatik durumlara karşı verdiği tepki Dee Graham tarafından “Toplumsal Ölçekli Stockholm Sendromu” olarak tanımlanıyor. Graham, özellikle kötü muameleye maruz kalan kadınların tutumuna odaklanıyor. Bugün toplumsal problemlerin başında gelen kadına yönelik şiddetin de temel psikolojik zeminini oluşturuyor. Tarihten bugüne ataerk zihniyetin getirdiği kalıplar toplumsal bir Stockholm sendromuna ortam hazırlıyor. Bu yönüyle kadınlar erkek şiddetinden kaçınmak için duygusal, fiziksel ve cinsel açıdan kötü hissetseler dahi bir süre sonra bunu içselleştirmek zorunda kalıyor. Bu da kadının ilişkisinden memnun olmasına yani kendisini ezene bağlanması şeklinde ortaya çıkıyor. Özetle, süregelen toplumsal travmalar ile oluşturdukları kalıplar yeni bireysel travmalar yaratıyor.
Yukarı Kaydır