İLİŞKİLER / CİNSELLİK

Birini Tanımak İçin Kendimize İzin Veriyor Muyuz?

Matrix Reloaded’ın unutulmaz repliklerinden biri arasında, dövüş ustası Seraph’ın Neo’ya dediği bir lafı sayabiliriz: ‘Birini gerçekten tanımak için onunla savaşmalısın’. ‘Bu önerme hangi pencereden ne kadar doğrudur? Durumlara ve bakış açılarına göre değişebilir mi…?’, başka bir tartışmanın konusu ama düşünmeye değer olduğu ve ister istemez bizi düşünmeye ittiği de aşikar. Belki savaşarak, belki gerçekten barışmaya çalışarak birini tanımak için kendimize izin veriyor muyuz? Biri gerçekten, tamamen saf ve iyi niyetle, yargı karıştırmadan, tanınabilir mi? Yoksa herkesi ancak kendimiz kadar mı tanırız? Hadi gelin, birlikte araştıralım!

Editör :Simay Vardar
Yayın Tarihi :05 Oca 2022
Süre :2 Bardak

Önce Kendini Bil

Kendini yargılamak başkasını tanımaya engel olur mu acaba…? Şöyle bir düşündüğümüzde, kendini ya da başkalarını yargılamanın pek de farkı yok aslında. Bizim adlandırmaya giriştiğimiz her şey ve davranış kalıplarımız hayatımızın konseptleri haline gelmeye meyillidir. Çünkü beynimiz kendisi için işleri kolaylaştırmak ve hayati sınırlarına yaklaşmamak için kendisini güvenli alanda tutmaya çalışır. Biz de zihnimizin yönetimini elimize alana kadar onun konseptlerine hiç dokunmadan tabiri caizse ‘gelişine’ bir yaşam süreriz. Ben bunu yapamam gibi yargılamalarımız da doğrudan -başka bir olay içerisinde- ‘o bunu yapamaz’ şekline dönüşür. Dediğimiz üzere, hayata yaklaşımımız hemen olgulaşmış ve hayatta illaki ‘yapılamayacak şeyler’ olduğuna dair bir yargı oluşturmuşuzdur.
Söz konusu kişi(ler), bizim algımızı kırana kadar karşımızdaki insana da en az kendimize güvenmediğimiz kadar güvenmeyiz. Algımız ise, bizim yapamam dediğimiz bir şeyin bir başkası tarafından yapıldığını gördüğümüzde kırılır. Bu sefer ne olur peki?

Mazeretlerimizi Tanıyalım

Münferit bir olay algımızı kırmışsa ve biz büyük resme bakmaya pek de yanaşmayan biriysek, düşünce modelimiz bu sefer de o başaramadığımız işi başaran insanın bir özelliği ile başarısını ilikleyip yine başarıyı kendinden ayırmakla yükümlü olarak kalır. Örneğin; ‘Evet o bunu yapabilir çünkü ailesi zengin’, ‘Aaa o mu o yapar tabii çünkü hayatında biri yok, her şeyini işine veriyor’ gibi bir sürü mazeret sıralayabilir. Bunların mazeret olduğu durumlar değişse bile söyleyecek bir argüman sunmamızdan kaynaklıdır. Örneğin, az önce ‘Ay onun hayatında biri yok, ondan o başarılı oluyor‘ argümanı, başarılı kişinin sevgilisi olduğunda ve başarısı sürdüğünde bu sefer de ‘Sevgilisi var onun ya ona destek oluyor valla ne güzeli oh…’ diye kendini devam ettirebilir.
Gördüğümüz üzere, durum, başarının neyden kaynaklanabileceğinin gerçekliği bile değil. Çünkü eğitmediğimiz zihnimiz, bununla değil, yüzeyle ilgilenir. Biraz derinleştiğimiz müddetçe de endişe duyar. Çünkü derinleşmeye başladığın anda zihnimiz kalbimizle birlikte çalışmak zorunda kalır ve eğitimi başlar. Yaramaz bir çocuk olduğundan da o eğitimi hiç kabul etmek istemez. Ta ki biz bilinçli olup kendi fikrimizi elimize alana kadar.

zihin
Zihnin Perdesini Kaldır

Dememiz şu ki, kendi hayat yaklaşımlarımızı ve girdiğimiz kısır döngüleri bilmedikten sonra, başkasını tanımak deveye hendek atlatmaktan bile zor. Hatta, daha hayal edilemez bir halde olduğu kesin. Neden direk olarak her aklımızdan geçeni kabul edip, ‘o da şundan, şu da bundan’ diye seri halde bir şeyleri yaftalarız peki? Yine aynı şekilde, zihnimizin rahatı için elbette. Zihinde ne kadar çok ‘?’ varsa o kadar çok çalışması gerekir. İdmanlı olmadığı sürece de her zaman işten kaçacaktır. Zihnimizin idmanı nedir peki? Elbette sorgulamak ve disiplin! Öncelikle bize iyi gelen ve gelmeyen olayları ve özelliklerimizi belirleyip bunları sorgulamak ve iyileştirmek bizi geri dönülmez bir şekilde geliştirmeye başlar.
Biz bu kendimizle olan tartışmadan (yani bir nevi hesaplaşmadan) kendimizi alıkoyduğumuz sürece her zaman yerimizde saymaya, en iyi haliyle de küçük bir dünya kurup, o civardan pek de uzaklaşmamaya bağımlı kalırız. Kendimize kör olduğumuz sürece başkalarını da göremeyiz. Başkalarını görmeye hevesli olduğumuzda ise kendimizi daha iyi tanırız. Bunun bir sıralaması yoktur. Fakat birini baltalayan bir tavır diğerini de illaki baltalar. Öncelikle hayata baktığımız gözlüğün camlarını yargılardan ve kısır döngüsel önermelerden iyice silelim. Ardından herkesi ve tüm durumları ‘olmalılar’, ‘yapmalıydılar’, ‘kesin böyledirler’den ziyade oldukları gibi görmeye çalışabiliriz.

Bunu gerçek bir samimiyetle yaptığımız sürece, birini tanımak için birine bakmamızın bile kafi olabileceğini görebiliriz. Başkasını tanımak da kendini tanımak da aynı ‘zihindeki perdeyi kaldırmak’ yolundan geçmiyor mu nasılsa…?
Yukarı Kaydır