KÜLTÜR/SANAT

Bir Serüvenin Sonu Lord of the Rings: Return of the King Analizi

Efsanevi LOTR evrenine son noktayı koymaya hazır mısınız? Bugün, geçtiğimiz hafta kaldığımız noktadan hikayeye devam ediyor ve film tarihinin en iyi üçlemeleri arasına girmeyi başarmış olan Lord of the Rings’in son basamağı Return of the King’i mercek altına alıyoruz. Hazırsanız, serüven başlasın!

Editör :Deniz Koç
Yayın Tarihi :14 Oca 2022
Süre :3.5 Bardak

Her zaman, bizi bu büyülü evrenle harika bir şekilde tanıştırmayı başardığı için ilk filmin yerinin ayrı olduğunu düşünmüş olsam da serüvene son noktayı koyan LOTR: Return of the King ile birlikte aslında serinin bölümlerini birbirinden ayrı değerlendirmenin bir tür haksızlık olduğunun da farkında vardım diyebilirim. Çünkü ilk film bizi karakterler ve maceralarıyla tanıştırırken, ikinci film sonuçsuz kalan uzun bir mücadeleye tanıklık etmemizi sağlamıştı. Büyük kapanışı yapan son film ise kahramanlarımızın oldukça önemli ve anlamlı bir savaş vermelerine sahne olup her birini kendi kaderlerinin yollarına ulaştırdı. Yani aslında her film, sonunda bizi mutlu sona götüren destansı maceranın olmazsa olmaz birer parçasıydı. Bu nedenle, aksiyon dozu da nispeten daha yüksek olan Return of the King’e hakkını vermeden detaylara geçmek olmazdı diye düşünüyorum!
Peter Jackson’ın Filmi Güçlendiren ve Güçsüzleştiren Kararları
 
Filmin bu denli büyük başarılar elde etmesinde, yönetmen Peter Jackson’ın başarısı da inkar edilemez bir gerçek. 2003 yılında sinemalarda gösterilen filmde, özel efektlerin ve dönemin öne çıkan diğer tüm teknolojilerinin bu denli vizyoner bir şekilde kullanımı, ilk iki filmi izlememiş olanların bile oldukça uzun olan son filmi izlerken keyif almalarını sağlayacak düzeydeydi denebilir. Ancak filmin bana göre oldukça büyük bir eksikliği vardı ki bence bu eksiklik, onu mükemmel olmaktan uzaklaştıran bir adımdı. 

Evet, Saruman’ın (Christopher Lee) filmde hiçbir şekilde kendine yer bulamayışından bahsediyorum! Serinin başından sonuna kadar iyi ve kötünün kavgası, filme hakim olan temalardan biriydi ve Gandalf ile Saruman’ın savaşları, kesinlikle oyunculuklar anlamında da etkileyici performanslara sahne oluyordu. Ancak serinin son filminde maalesef ki Jackson, Saruman’ı izleyicilere göstermemeyi seçmişti ki bence bu durum, sadece Saruman’ı hiç görememekten de öte bir probleme yol açıyor. Çünkü Saruman’ın filmden bir anda tümüyle yok olması, filmin başından beri işlenen tema olan iyi ile kötünün savaşının dışına çıkılmasına da neden oluyor. Elbette kahramanlarımız hala karanlık ve kötü güçlere karşı savaş vermeye devam ediyorlar; ancak Gandalf ve Saruman’ı ele alacak olursak, serüvenin başından beri devam eden iyi ile kötünün vicdani savaşı, Saruman’ın bir anda yok oluşuyla birlikte yerini tamamen doğaüstü ve karanlık bir güce karşı iyilerin savaşına bırakıyor. Bence bu durum da konunun bir nevi sıradan bilim kurgu filmlerine evrilmesine zemin hazırlıyor. 
Öte yandan bu film, kahramanlarımızın hikayelerine dair daha fazla ayrıntı paylaşmayı da es geçmiyor. Özellikle de filmin açılış sahnesi, seriyi ilk kez izleyenler için pek çok sürprizi de içinde barındırıyor. Bizleri Tek Yüzüğün karanlık ve kötücül güçleriyle bir kez daha karşı karşıya bırakırken, Gollum’un geçmişini de gün yüzüne çıkarmaya yardımcı oluyor. Tabii, bizler de öğrendiğimiz bu bilgiler ışığında Frodo’nun Yüzük Taşıyıcısı olarak ne kadar büyük bir sorumluluğa sahip olduğunu ve nasıl karanlık bir gücün altında ezildiğini tekrar hatırlamış oluyoruz. Zaten ilerleyen sahneler de bu zorluğu sürekli vurgulamak ister nitelikte oluyor. 

Nerede Kalmıştık?
 
Yüzüğün gücü altında artık hem fiziksel hem de ruhsal anlamda iyice zorlanmaya başlayan Frodo, sorgulama becerisini yavaş yavaş kaybettiğinden, Gollum’un onu Sam’e karşı dolduruşlarına da inanmaya başlıyor. Haliyle, zaten zorlu geçen yolculukları, Frodo’nun yavaş yavaş karanlık düşüncelerle dolmaya başlayan zihniyle birlikte daha da zorlu bir hal almaya başlıyor. Ne olursa olsun Frodo’yu yalnız bırakmayacağının sözünü vermiş olan Sam için de öyle bir an geliyor ki çabalarına rağmen artık Frodo’ya yardım edemeyeceğini görüyor. Frodo’nun artık onu yanında istemediğini söylemesiyle birlikte de ne kadar üzülürse üzülsün, kendi yoluna devam etmek zorunda kalıyor. 
Tabii ki bu ayrılık fazla uzun sürmüyor. Çünkü geri dönüş yolunda Sam, Gollum’un Frodo ile kendisinin arasını açmak için söylediği yalanların farkına varıyor ve her ne kadar zor olursa olsun, Frodo’nun görevi yerine getireceğinden emin olmak için yeniden onun peşine düşmeye karar veriyor. Maalesef talihsizlikler Frodo’nun peşini asla bırakmıyor. Sam’i arkada bırakmış olmanın mutluluğu ve heyecanıyla Gollum, Frodo’yu bir tuzağa çekmeye çalışıyor ve Frodo, en nihayetinde Gollum’un gerçek yüzünü görmüş olsa da bu tuzağa düşüyor. Böylelikle kahramanlarımızın Mordor’a olan yolculukları bir kez daha darbe alıyor. Ancak Sam’in ortaya çıkışıyla birlikte iki dost tekrar bir araya gelerek yeniden zorlu yolculuklarına koyulmanın bir yolunu buluyorlar.  

Gelelim büyük savaşa... Serinin ikinci filmi olan The Two Towers’da Minas Tirith Savaşı ne kadar destansıysa, Return of the King’deki savaş sahneleri, emin olun ki çok daha etkileyici. Orklara, uçan ejderhalara ve devasa boyutlardaki hantal fillere karşı verilen savaşta, Jackson gerçekten de hiçbir detayı atlamamış diyebilirim. Yer yer ağır çekimlere de başvurulan bu yapımda, uzun savaş sahneleri adeta size kendinizi savaşın tam da ortasındaymışsınız gibi hissettirebiliyor. Tabii, filmde fiziksel savaşlardan çok daha büyük bazı başka savaşlar da veriliyor. Aragorn'un ölüler ordusunun birliklerini toplama savaşı, Sam ve Frodo'nun birbirleriyle ve Gollum'la olan savaşları, Gandalf ve Pippin’in, Gondor'un zalim Vekilharcı Denetor ile savaşları, Faramir’in babası Denetor’un sevgisini kazanmak için verdiği savaşı ve Eowyn ile Merry’nin onları güçsüz ve zayıf görenlere karşı verdikleri savaşlar, filmin çarpıcı görsel sahnelerin yanında güçlü bir hikaye sunmasına da katkı sağlayan detaylardan diyebilirim. 
Son Notlar…
 
Sona doğru yaklaşırken, bana göre özellikle son filmi, ama bir yandan da tüm seriyi unutulmaz ve etkileyici kılan birkaç detaydan daha bahsetmek istiyorum. Evet, LOTR: Return of the King bir tür mutlu sonla bitiyor, ancak bu, kesinlikle tüm problemlerin bir anda kolaylıkla üstesinden gelinip arkada bırakıldığı bir mutlu son olmuyor. 

Mordor’a ulaştıklarında Frodo yüzükten kurtulmakta nasıl tereddüt ettiyse, her şey sona erdiğinde normale dönmek de onun için ve diğer kahramanlarımız için bir o kadar tereddüt dolu ve zorlu oluyor. Yani bana göre hikayeyi özel yapan şey, her şeyin coşku dolu bir kutlama ile sona ermiş olmaması da diyebilirim. Evet, kötülük yenildi; ancak duygusal ve zihinsel olarak, özellikle de Yüzük Taşıyıcısı olan Frodo için maalesef hiçbir şey toz pembe bir hale bürünemedi. Bu da bence doğaüstü güçlerle ve masallara konu olan hikayelerle dolu bu destansı yapımın, gerçekle en yakın ve güçlü bağı kurduğu noktalardan biri. 
 
Bu son sözlerle birlikte hikayeye noktayı koyuyorum ve eğer hala izlemediyseniz, kendinizi bu büyülü dünyadan daha fazla mahrum bırakmayın diyerek, sizleri Orta Dünya’nın derinliklerine davet ediyorum… 
Yukarı Kaydır