STİL

Audrey Hepburn'ün Zarafet ve Ölümsüzlüğü Simgeleyen Stili

Audrey Hepburn dendiğinde hayranı olunsun ya da olunmasın akla gelen bir portre var. Elbette Audrey’nin herkes tarafından son derece iyi bilinen siyah elbise, taç ve eldivenli Breakfast at Tiffany’s görünümünden söz ediyorum. Bu akılda kalıcı görünüm yıllar içinde onun markası haline gelse de aslında Hepburn söz konusu moda olduğunda sanıldığından çok daha cesur adımlar atan ve istediğini almak konusunda son derece ısrarcı olan biriydi. Onun stilinin bu denli ikonik oluşunda da işte tam olarak bu zarif öz güvenin büyük yeri var.

Editör :Gizem Kalaç
Yayın Tarihi :29 Mar 2021
Süre :2 Bardak

null

Her ne kadar dışarıdan parizyen ve oldukça klasik görünse de Audrey’nin stilinde karakterinin ve kendi tercihlerinin büyük etkisi var. ‘Cigarette’ pantolonlar, trençkotlar, eşarplar ve babetlerden oluşan günlük stili aslında onun İkinci Dünya Savaşı ve kişisel nedenlerle yarım kalan hayali dansçılığın yansımaları. Yüzlerce ikonik beyaz perde görünümüne hayat veren Hepburn & Givenchy dostluğuysa yine tamamen Audrey’nin etkileyici kişiliğinin bir eseri. Zira o sırada Sabrina filmini çekmekte olan Audrey, filmdeki kıyafetleri Givenchy’nin tasarlamasını istediği için gittiği ilk buluşmada tasarımcıyı etkileyemiyor. Hem o dönemde daha ünlü olan Katherine Hepburn’ü bekleyen hem de Audrey’i fiziksel olarak çelimsiz bulan Givenchy, onu ancak daha sonra bir yemekte ışıltısına ve karakterine aşık olunca kabul ediyor.

null

Söz konusu stili olduğunda her zaman ne istediğini bilen Audrey, Funny Face setinde de siyah takım giydiği dans sahnesinde kullanılacak çoraplara ilişkin olarak yönetmenle ters düşmekten ve moda çekimlerinde yüzünün kendisinin beğendiği açılardan çekilmesini talep etmekten çekinmiyor. Yani onun yaşam öyküsünün detayları ve karakteri hakkında çok da fikir sahibi olmayanların sürekli rastladıkları “kusursuz” ve “zarif” portrenin altında hiç de sanıldığı gibi ürkek ve her şeye olduğu haliyle evet diyen bir karakter yatmıyor.

null

Sonuç olarak Audrey hem ekranda hem de özel hayatında (Givenchy ile iş birliğinin da katkılarıyla) bir stil önderi haline geliyor. Öyle ki onun savaş sonrası şehvetle özdeşleşen Hollywood cazibe anlayışının dışında kalan zarif stili, dönemin first lady’si Jacqueline Kennedy’i dahi etkiliyor. 1960’ların minimalist yaklaşımının bir habercisi olan bu stilin yapı taşları arsında ise büyük güneş gözlükleri, Givenchy etek boyu, tek parçalı şık takımlar, Givenchy imzalı kayık yaka ve giyeni ince gösteren kesimler bulunuyor.

null

Audrey bu dönemde Givenchy’i yalnızca taşımakla kalmıyor onun bazı önemli yaratımları için ilham kaynağı da oluyor. Örneğin yukarıda bahsettiğim, markanın imzası haline gelen ve başka isimlerce de benimsenen kayık yakalar aslında Audrey’nin çıkık köprücük kemiklerini sevmemesi sonucu ortaya çıkan bir tasarım. Yine Audrey’ni tarzına uygun olarak “hatların sadeliği” fikrinden yolan çıkan tasarımcı Christian Dior’un o zamanlar gözde olan kalıplaşmış, korseli tarzına karşılık belin doğal hattını tek bir dikişle belirleyen pilili elbiseyi tasarlıyor ve modada yepyeni bir anlayışın kapılarını açmış oluyor.

null

Özetle Audrey’yi bugün de bir stil önderi olarak tanımamızın ve onu “zarafet” kelimesini bolca kullanarak anmamızın nedenleri arasında istediklerinin peşinden nazik ve kararlı bir biçimde giderek modayı kişiliğini yansıtmak için bir aracı olarak kullanması var. Üstelik onun tarzı bize klasik ve elegant giyinmenin sıkıcı olmak anlamında gelmediğini ikinci evliliği sırasında giydiği pembe mini elbisede olduğu gibi beklenmedik hamlelerle kanıtlıyor. Bizlere ise yıllar sonra bile onun Funny Face gibi filmlerdeki görünümlerini nihai moda referansı olarak tekrar tekrar hatırlamak kalıyor.

Yukarı Kaydır