BİYOGRAFİ

Aşkı Satır Aralarında Yaşayan Yazar: Jane Austen

Hayatını aşkı yazmaya adamış, ancak hayatında hiç aşık olmamış bir kadındı Jane Austen. Deneyimsizliğine rağmen bu duyguyu çok yakından tanıyor, kalbine aşılayamasa da satır aralarına sığdırabiliyordu. Üstelik bu konuda oldukça başarılıydı da. 19. Yüzyıldan günümüze uzanan ve döneme baş kaldırıp her jenerasyonun içini gıdıklayan kurgularının yanı sıra, gözlerimizin önünde hayal edebileceğimiz kadar profesyonel bir canlılıkla anlattığı karakterleri ile, hayatı boyunca yayımladığı kitap sayısı oldukça sınırlı olmasına rağmen eserleri ellerden, ismi ise dillerden düşmüyordu. Öyleyse, sizce de bu başarılı kadını yakından tanımamızın zamanı gelmedi mi?

Yayın Tarihi :25 Kas 2021
Süre :3 Bardak
Yetim bir çocuk olan George Austen, varlıklı amcasının himayesinde büyütülmüş, okutulmuştu. Amcasının yardımları olmasaydı belki de çok daha zorlu bir hayat yaşayacaktı oysa. Neyse ki şans, henüz küçük bir çocukken yüzüne gülmüştü adamın. Belirli bir yetişkinliğe eriştiğinde ise İngiltere Kilisesi’nde papaz ilan edilmişti. 1764 yılında, yüksek sosyal statüye sahip bir ailenin kızı olan Cassandra Leigh ile evlendi. Talihsiz geçmişine rağmen kendini geliştirmiş, yeni eşine ve eşinin ailesine yaraşır bir adam olmuştu. 1765 yılıdna Hampshire’ın kuzeyinde konumlanan küçük bir kasabaya, Steventon’a taşındılar; George buraya papaz olarak atanmıştı. Yerleştikleri kasabada altısı erkek, ikisi de kız toplam sekiz çocuklu sıcacık bir aile kurdular. Tek bilmedikleri, ailenin yedinci üyesinin, yüzyıllar sonrasında bile isminden söz ettirecek bir efsane olacağıydı.
 
Jane, 16 Aralık 1775 tarihinde, Steventon Kasabası’nda dünyaya geldi. Austen ailesi cıvıl cıvıl bir yapıya sahipti, bu samimiyet genç kıza da yansıyordu elbette. Üstelik kendisi de bu aile ortamını efsanevi eserlerine yansıtacaktı.

Pride and Prejudice (2005)
İki ağabeyi James ve Henry, babaları gibi papaz olmuştu ve İngiltere Kilisesi’nde yaşıyorlardı. Üçüncü ağabeyi Edward ise Chawton’da konumlanan Knight arsasının sahibiydi, Jane de romanlarının büyük bir çoğunluğunu ağabeyinin yanıda, bu topraklarda tamamlayacaktı. Edward, küçük yaşta babalarının varlıklı bir kuzeni tarafından evlat edinilmişti, sahip olduğu toprakları da bu kuzenden mirastı. Ailenin iki genç erkeği Francis ve Charles deniz kuvvetlerinde çalışıyordu. Jane’in erkek kardeşleriyle de arası iyiydi, ancak tek kız kardeşi olan Cassandra ile farklı bir bağları vardı. Kendisinden yaklaşık iki yaş büyük olan Cassandra, Jane’in hayatı boyunca en büyük destekçisi olmuştu.
 
Sosyal statüsü yüksek bir aile olmalarına rağmen, Austenlerin durumu pek de iç açıcı değildi. Jane, 9 yaşında Reading şehrindeki Abbey Okulu’na gidecekti. Ne var ki babasının durumu elvermeyince okul kaydının yapılmasının üzerine çok geçmeden buradaki eğitim planlarını sonlandırmak zorunda kaldı. Eğitime önem veren bir aileden geliyor olması büyük bir şanstı, zira tamamlayamadığı eğitimi evde, ağabeylerinden ve babasından alabilmişti.

Mansfield Park (1999)
Jane’in yazarlığında en büyük etken, edebiyata değer veren ailesiydi aslında. Küçük yaşlardan itibaren kelimelerin gücünü vurgulayan sohbetler arasında büyütülmüş, bir gün bu kelimelerle kendi cümlelerini kurma hayalleriyle beslenmişti. Austen ailesi sık sık birlikte okumalar yapardı, bu okuma seansları zamanla aile arası küçük tiyatrolara dönüşmüştü. Evlerini ahırında aile gösterileri dahi düzenler, bunları yakın çevrelerine sergilerlerdi. Belki de o zamanlarda girmişti Jane’in aklına, kendi kurgularını yaratmak. 12 yaşında küçük bir kız çocuğuydu ve bir şeyler karalamaya başlamıştı bile. Ardından kaleminin ilk hamlelerini Volume the FirstVolume the Second ve Volume the Third başlıkları altında derlemişti.

Sense and Sensibility (1995)
20 yaşına geldiğinde nihayet kalemini sakladığı yerden çıkaracak cesareti bulmuş ve kelimelerini gerçek anlamda birleştirmeye başlamıştı. 1795 yılında, ‘Elinor ve Marianne’ isimli romanını kaleme aldı, bu roman daha sonraları ‘Sense and Sensibility’ ismiyle yeniden hayat bulacaktı. Takibindeki sene ‘First İmpressions’isimli bir roman daha yazdı, 1797 yılında reddedilen bu roman, daha sonradan ‘Pride and Prejudice’ olarak raflarda yerini alacak ve akıllara unutulmaz bir aşk hikayesi kazıyacaktı. Takvim 1798 yılını gösterdiğinde, bizlerin ‘Northanger Abbey’ olarak tanıyacağı, ‘Susan’ adını verdiği romanını da yazmaya başlamıştı. Genç yazar, 20’li yaşlarının başında omzundan kalkmak bilmeyen bir ilham perisiyle tanışmıştı adeta. Kağıdının üzerinde dans eden kalemi durmak bilmiyordu.
 
1801 yılında, babalarının Bath’a taşınma kararı üzerine aile, çok sevdikleri Steventon Kasabası’ndan bu yeni, dedikoduları ve sosyal statü savaşları ile bilinen kente taşınmak zorunda kalmıştı. Jane bu durumdan hiç de memnun değildi.
Bath’taki hayatı, Jane için hiç de kolay değildi. Bölgenin sosyal yaşantısı, genç yazara hiç uymuyordu. Steventon’da yanı başından ayrılmayan ilham perisi, burada onun yanında değildi ne yazık ki. Bir şeyler yazmaya başlasa da tamamlayacak gücü de ilhamı da bulamıyordu. Aşkı satır aralarına sığdırırken adeta Eros gibiydi, ne var ki gerçek hayatta bu duygudan bir hayli uzaktı, genç kadın. Varlıklı bir aile dostunun evlilik teklifini kabul etmiş, ancak ertesi gün bu kararından geri dönmüş ve genç adamı reddetmişti.

Becoming Jane (2007)
Aslında 1795 yılının kış aylarında Steventon’ı ziyaret eden Tom Lefroy, Austen’in aklından çıkmamıştı. İkilinin birlikte hatırı sayılır zaman geçirdiği, Jane’in kız kardeşi Cassandra’ya yazdığı mektuplardan anlaşılıyordu. Lefroy ve Austen arasında bir evliliğin gerçekleşme olasılığı yoktu, zira her ikisi de ekonomik açıdan sıkıntı yaşayan ailelere mensuptu. Ayrılık kaçınılmazdı, kaçamadılar da.
 
1805 yılında babası vefat etmişti. Jane, kız kardeşi Cassandra ve annesi ile büyük bir ekonomik sıkıntı içine girmişti. Neyse ki aile, kendileri kadar samimi arkadaşlara sahipti. Varlıklı bir hayat yaşamakta olan ağabeyi Edward’ın yanına, Chawton’a taşınmadan önce aile dostlarının ve akrabalarının yardımıyla ayakta kalmayı başardılar. Ağabeyinin yanına geçtiğinde kaybettiği ilham perisini yeniden omuzunun baş köşesine oturtan Austen, tıpkı 20’li yaşlarının başında olduğu gibi oldukça bereketli bir döneme girmişti. Kalemi, kağıdının üzerindeki dansına devam ediyordu.

Emma (1996)
1811 yılında, daha önce yazıp yayımlatamadığı kitapları Sense and Sensibility ve Pride and Prejudice’in son taslaklarını tamamlamıştı. Austen, kendi ismiyle olmasa da kitaplarını nihayet yayımlatma fırsatı buldu, üstelik çok geçmeden bir yazar olarak ilgi görmeye de başladı. 1814 yılında ‘Mansfield Park’ romanı yayımlanmış, çok geçmeden bir diğer ikonik eseri olan Emma’yı yazmaya koyulmuştu bile. Yazar kimliğinin yüzü gülüyordu, ancak sağlığı için aynı şeyi söylemek bir hayli zordu. Zira tamamladığı son kitabı olarak akıllara kazınan ‘Persuasion’ı yazarken hastalığı kendini belli etmeye başlamıştı. O zamanlar hastalığının detayları bilinmiyordu, başarılı yazar muhtemelen Addison hastalığına yakalanmıştı. Attığı her adımda daima yanı başında olan kız kardeşi Cassandra, yatağında yatmış ölümü beklerken de onu yalnız bırakmamıştı.

Becoming Jane (2007)
18 Temmuz 1817 yılında hayata gözlerini yumduğunda 41 yaşındaydı. Yazar, kalemini kaldırdığı andan yüzyıllar sonra dahi insanlara saf aşkı öğretecekti, ancak kendisi bundan bihaberdi. Üstelik söylesek, bunu başarabileceğine o bile inanmazdı. Aşk, onun hayatına uğramamıştı; ancak büyüleyici hayal gücüyle yarattığı karakterlerin aşkı ona yetti de arttı bile.
 
Kıs kardeşi, yazarın son nefesini vermeden önce herhangi bir şey isteyip istemediğini sormuştu. Artık Jane Austen yalnızca tek bir şey istiyordu; ölümün ta kendisini…
Yukarı Kaydır