20. Yüzyılın Üretken Birliktelikleri
Rowlands ve Cassavetes
KÜLTÜR/SANAT

20. Yüzyılın Üretken Birliktelikleri

Bu yazının çıkış noktasından kısaca bahsederek başlayalım. Seneler önce Bülent Somay’ın "Love Concept in History" başlıklı kısa konuşması, aşka dair çok önemli mesajlar içeriyor. Öyle ki Somay, aşkın tek hücreli canlılar boyutunda mikrobiyolojik gözlemini bizlere aktarıyor. Buna göre, iki farklı tek hücreli canlının ortada hiçbir neden yokken bir araya gelmesinin nedeni, birbirlerini yenilemeleri. Diğer bir deyişle, aşkın iyileştirici ve gençleştirici etkisi. Bu doğrultuda, ben de aşkın en önce üretken olması gerektiğini düşünüyorum. Öyleyse gelin, geçen yüzyılın bizlere ilham veren üretken birlikteliklerini hatırlayalım.

Editör :Ogün Demirci
Yayın Tarihi :10 Oca 2022
Süre :2 Bardak
Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir

20. yüzyıl felsefesi ve edebiyatını oldukça etkileyen Sartre ve Beauvoir aşkı, üretkenlik denince aklımıza ilk gelen ikili. Varoluşçuluk akımının en önemli temsilcisi olan Sartre ile ikinci dalga feminizmin öncüsü Beauvoir aşkı, yüzyılın en özgür aşklarından birisi. Duyguların aşk kisvesi altında kapana alınmadığı, arzulara barikat konmadığı, düşüncelerin sansürsüz bir biçimde paylaşıldığı bir aşktan söz ediyoruz. Evlenmeden geçen, ancak ateşini hiç söndürmeyen bu aşkın meyvesi ise çocuk değil. Bu aşkın meyvesini aslında en başta belirttik. Birbirini fiziksel, ruhsal ve entelektüel olarak besleyen bu aşkın yaratıcı gücünün en büyük kanıtı, 20. yüzyılın en etkili düşünce insanları olarak tarihe geçmeleri. Bulantı ile Dünya Savaşları ile çalkalanan Avrupa toplumunda bireyin portresini bizlere sunan Sartre’ı ve kişisel olan politiktir diyerek feminizmde çığır açan Beauvoir’ı bütün dünya halen okuyor ve saygıyla anıyor.

Beauvoir ve Sartre


Marina Abramović ve Ulay

Geçtiğimiz senelerde Sakıp Sabancı Müzesi’nde performansları farklı sanatçılar tarafından yeniden sergilenen Marina Abramović, performans sanatının öncülerinden. Sanatçının kendi bedeninin sınırlarını zorladığı ve keşfettiği performans sanatının en bilinen örneklerini ise Abramović ve Ulay aşkı bizlere sunuyor. Bu uzun soluklu ve yoğun aşkta ikilinin 1976’dan itibaren beraber sergiledikleri her performans, sanat dünyasında halen hararetli bir biçimde tartışılıyor. Bunların arasında, beni en çok etkileyen performans ise Rest Energy. 4 dakika 10 saniye süren performans boyunca, beden ağırlıklarını kullanarak ok ve yayı merkeze alan sanatçıların kalp atışları küçük mikrofonlar yardımıyla kaydediliyor. Zaman geçtikçe yaralanma riski de artıyor, ve kalp atışları hızlanıyor. Aslında performans aşka dair çok temel şeyler söylüyor. Buna göre, aşk; bir insana beni yaralayabilme gücü vermem ve paradoksal bir biçimde bu gücü kullanmayacağına dair ona güvenmem. Varın gerisini siz düşünün.

İkilinin uzun bir ayrılık sonrası Abramović’in 2010 yılında New York Modern Sanat Müzesi’ndeki (MoMA) performansında birbirlerini ilk defa görmesi ise, tarihe geçen anlardan birisi. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu anı tarif etme çabasına girişmiyorum bile. Umarım izlersiniz ve kendi yorumunuzu getirirsiniz.

Rest Energy (1980)


John Cassavetes ve Gena Rowlands

Gena Rowlands’ı aslında birçoğunuz tanıyorsunuz. Romantik yapımların arasında hafızamıza kazınan, oğlu Nick Cassavetes’in yönettiği “The Notebook (2004)” filminde başrol kızımızın ihtiyar halini oynuyor. Fakat siz onu bir de gençliğinde oynadığı filmlerde görün. Marilyn Monroe, Audrey Hepburn, Brigitte Bardot gibi isimler 20. Yüzyılın ikinci yarısında sinema dünyasında daha çok bilinseler de Rowlands’ın da hem güzelliği ve cazibesiyle hem de profesyonel oyunculuğu ile bir ikon olduğunu söyleyebilirim. Tabii bu başarının en büyük etkeni, Amerikan bağımsız sinemasının bilinen yönetmenlerinden John Cassavetes. Dönemin Amerikan toplumunda ayrıcalıklı erkek ve psikozlu kadın arasındaki inişli çıkışlı ilişkilerin gerçekçi ve sürükleyici bir biçimde anlatıldığı filmler, Cassavetes ve Rowlands birlikteliğinin birer ürünü diyebiliriz. Bunların arasında özellikle “A Woman Under The Influence (1974)”, “Opening Scene (1977)” ve “Love Streams (1984)”, kesinlikle görmeniz gereken yapımlar.

Love Streams (1984)


Bitirirken…
 
Toplumumuzda arabesk kültürün sosyal ilişkilere yansıdığı bir gerçek. Birçoğumuz aşkı acılara birlikte göğüs germek veya dert ortağı olmak gibi algılıyoruz. Elbette hayatta zorluklar hep olacak ve bunlarla dayanışma içinde mücadele edilmeli. Ancak bir birliktelikte bunlardan ziyade, tarafların birbirlerine kattıkları daha önemli diye düşünüyorum. Birbirini tüketen ilişkiler değil, içimizdeki yaşama ve yaratma hevesini artıracak ve çeşitlendirecek ilişkiler kurmak gerek. Yanılıyor muyum?

Yukarı Kaydır